Akasya Ağacının Hikayesi

Açık havanın verdiği rahatlıkla beraber ani aydınlığın gözlerimizi kamaştırmasına aldırmaksızın bulunduğumuz mahalden otuz adım kadar ötede dev akasya ağacının gölgesinde bekleyenlere doğru yürüdük.

“Biraz sonra” bizi dışarıda bekleyen kişi ya da kişilerle görüşmek için teneke evden dışarıya çıktık. Açık havanın verdiği rahatlıkla beraber ani aydınlığın gözlerimizi kamaştırmasına aldırmaksızın bulunduğumuz mahalden otuz adım kadar ötede dev akasya ağacının gölgesinde bekleyenlere doğru yürüdük. Akasyalar; iklimden dolayı şemsiye şeklini almış Afrikanın sembollerinden biri…

Dikenli, zor şartlara ayak uydurmuş, sessiz ve kendileri gibi geniş gölgeleriyle maruf… Tıpkı Zulular gibi, Vendalar yahut daha nice hikayelere sahiplik eden Svahili veya Masai Mara ırkları gibi… Kuzeyin çöllerine hakim yüzleri döğmeli, gözleri sürmeli cesur yürekli Tuarekler gibi…

Bu ağaçlar gündüzleri uyuyor gibidirler. Sıcak güneşle kızgın toprağın arasına perde çekmek istercesine geniş kollarını açarlar ve gölgelerinde uyuyan aslanlarla beraber onlarda istirahate çekilirler. Taki güneş toprakla aynı rengi alıp sessizce terki diyar etmeye koyuluncaya dek. İşte o zaman bu muhteşem ağaçlar gözlerini açar ve ufka paralel enfes danslarını icraya koyulur. Güneş batar, aslanlar ava çıkar, sırtlanlar kahkahalarla orada burada koşuşturur, zebralar kilometrelerce öteden tehlike çığlıkları atar ama günün sonunda sahraya öbek öbek yayılmış olan akasyalar kalır aklınızda.

Ve gece boyunca hiç yorulmak bilmeyen cırcır böcekleri aşık oldukları ya da gözlerine kestirdikleri akasyalara şarkılar söyleyerek onların kalplerini çalmaya çalışırlar. Artık dolunay yorulup etrafınızdaki uçsuz bucaksız ormanları aydınlatmayı bırakıp, cırcır böcekleri kaldıkları yerden yarın devam etmek üzere evlerine çekilip, ortalığa tamamen sessizlik hakim olduğunda yerlerinden hiç kıpırdamayan bu güzel, zarif ağaçları birbirleriyle tatlı tatlı fısıldaşırken bulursunuz. Fısıldaşırlar ve ara ara esen rüzgar da bu fısıldaşmaları kulağınıza kadar getirir.

İşte o zaman Afrika’da olduğunuzu anlar ve buna kalbinizle inanırsınız.

Onbeş yirmi kişiydiler. Hiç birinin üzerinde kendi yöresel “yerli kıyafetleri” yoktu. Bir kaç gün evvelinden bölgenin kabile reislerini yöre halkına gelip yemek vereceğimize dair haberdar ettiğimiz için bu ince düşünceli köylüler sahip oldukları en güzel şehirli kıyafetlerini giymişlerdi.

Yanlarına vardım. Geldiğimizi görür görmez toparlanıp heyecanlı gözlerle bizimle tokalaşmak istediler. Her biriyle tokalaştım. Birkaçı çocuk denecek yaşta gençler, çoğu orta yaşta ve bir tanesi de oldukça yaşlıydı. Yanımdaki tercümanım bu beylerin ve özellikle de o yaşlı adamın benimle görüşmek istediğini söyledi. “Hay hay tabiki, memnuniyetle” dedim….