Hint Okyanusu’nda Bir Ada ve Bizim Kardeşlik Hikayemiz

“Bu, bizim hikayemiz. Ve bu hikaye henüz biz dünyaya gelmeden bir asır evvel başladı. Elbette ki ruhumuzu teslim ettikten sonra da devam edecek.”

Bir “ada” düşünün.

Türkiye’den on bin km uzakta.

Okyanusun tam ortasında.

En yakın kara parçasına uçakla dört saatlik mesafede.

Yazları en fazla 30-32 derece, kışları en düşük 20-22 derece.

Dağlarından güzel dereler akar.

Turkuaz mavisi mercan resifleriyle çevrili denizlerinde köpek balıkları dahi gezmez.

Tehlikeli hiç bir hayvanın yaşamadığı cennetten bir köşe.

İşte orası Mauritius.

Kaptan James Cook “sanırım Tanrı cennetten önce Mauritius’u yaratıp deneyim kazandı” diyerek abartılı bir ifadeyle hayranlığını kaydetmiş not defterine. ( Biliyorum biz müslümanlar kısaca “cennet gibi bir yer” der geçeriz. Bu tanımlamayı yazdığım için mahkum etmeyin beni hemen. 😉)

Binlerce yıllık bir tarihi yok bu Ada’nın çünkü evvelce insan yüzü görmemiş.

Önce Araplar adım atar geçici olarak buraya.

Sonra Portekizler ve Hollandalılar. Daha sonrada yüz yıl arayla Fransızlar ve İngilizler.

Bu nedenle Ada’da hem Fransızca biliniyor hem de resmi dil İngilizce.

Gelelim bizim yani Ahmet Kemal ve Gülbahar Öncü çiftinin Türkiye ve Mauritius Adası arasında yeniden inşa ettikleri köprüleri anlatmaya; “yeniden” diyoruz çünkü aslında köprüler çook eskilere dayanmakta.

Bu arada yersiz tevazuluk olur, gerçekten Ada ve Türkiye arasındaki köprüleri yeniden kurmak biz kardeşlerinize nasip oldu.

Ve umuyoruz ki bizim hikayemiz yüreğinde insanlık için bir şeyler yapma ideali olan genç kardeşlerimize belki bir nebzecik ilham kaynağı olur.

Neyse devam edelim.

Biz ilk defa 2005 te adım attık Ada topraklarına. Yani Ada müslümanlarının yaklaşık bir asır evvel Osmanlı’ya savaş yardımı yapmaya başladığından habersiz olarak.

Sene 1911-1912. Trablusgarp savaşı patlak verir İtalyanlarla aramızda.

Sonra bitmek bilmeyen Balkan Savaşları.

Ve binlerce km ötedeki bir avuç Mauritiuslu müslüman yerinde duramaz.

Gelmek isterler Türkiye’ye. Harbe katılmak ve Osmanlı Ordusu’nda asker olmak, gerekirse şehit olmak isterler.

Ama muvaffak olamazlar. O gün Mauritius’taki İngiliz valisi izin vermez.

Onlar da mademki öyle biz de şehit ya da gazi edemediğimiz bu bedenlerimizin diyet bedeli olarak mallarımızı, servetlerimizi bağışlarız Osmanlı’ya derler ve yaparlar.

Her iki üç ayda bir düzenli olarak toplanırlar ve para toplarlar İstanbul’a gönderilmek üzere, payitahtın selameti için.

Paralar hiç sekteye uğramadan yüklü miktarlarla geçer elimize. İstanbul’da her gelen para için bağış alındı makbuzları kesilir. Fakat ağır harp şartlarından dolayı bu makbuzlar bir türlü ulaştırılamaz o cömert müslümanlara.

İşte biz yıllar evvel Ada’ya hasbel kader adım attığımızda her iki ülkeyi ilgilendiren böylesi büyük bir kardeşlik hikayesinin bizi beklediğinden habersizdik.

Bir hikaye ki insanlığa ders olacak türden. Tüm müslümanlara kardeş olduklarını hatırlatacak, yüz yıl öncesinden günümüze ilham verecek cinsten.

Peki nedir Mauritius ve Türkiye’yi bu kadar ilgilendiren bu hikaye?

Mauritius müslümanları Hindistan orijinlidir. Hanefi ve Maturididir.

Yani Türklerle aynı inanç ve kültür merkezinden beslenirler.

Ve dahası Osmanlı’ya yani hilafete son derece bağlıdırlar.

mauritius adası ahmet kemal öncü

Fes takarlar.

Takım elbise giyer, bayramlarda Türk bayraklarıyla evlerini süslerler.

Hutbeleri tıpkı diğer islam topraklarında olduğu gibi Abdülhamid, Abdülmecid han adına okurlar.

Akla gelebilir “ne var bunda, tüm islam topraklarında böyleydi zaten” denebilir. Evet doğru fakat Mauritius’ta durum başka.

Mauritius Adası’nın Türkiye’yle hiç bir fiziki ve siyasi bağı olmamıştır tarih süreci içinde.

Ama buna rağmen Mauritiuslu müslümanlar Osmanlı’ya gönülden bağlıdırlar.

Bu bağlılık sebebiyle düşmanlar ne zaman memleketimize saldırsa Ada müslümanları bunu kendilerine yapılmış bir taarruz kabul eder ve harekete geçerler.

Neler yapmazlar neler!

İngiliz ordusuyla Çanakkale’ye kadar gelip sonra kaçarak bizim tarafa geçen Adalılar mı dersiniz, Ada’daki tüm servetlerini tek kalemde Osmanlı’ya bağışlayan öncenin zengini sonranın fakirleri mi dersiniz…

Hepsi göz yaşartıcı, ilham verici birer kahramana dönüşürler.

İşte bizler 14 senelik Mauritius serüvenimiz boyunca bütün bu güzellikleri ve daha fazlasını ortaya çıkarmaya çalıştık ve muvaffak olduk.

Kapı kapı dolaştık o kahraman ailelere ulaşmak için ve ulaştık.

100 sene evvel Türk ordularına yardım eden, evlerini arazilerini bağışlayan ailelerin tamamını bulduk.

Kızılay ve Osmanlı arşivlerinde izlerini sürdük, “ne zaman, ne için ve ne kadar” para gönderdiklerini tek tek öğrendik.

Sonra oradaki makbuz ve isim listelerinden hareketle Ada’daki bu ailelerin hikayelerinin peşine düştük.

Sonrası tabiri caizse çorap söküğü gibi geldi.

Ailelerin tamamıyla yakın dost olduk. Kimilerinin kardeşi, kimilerinin evladı olduk.

Şimdi.

Amacımız detaylarını burada uzunca yazamayacağımız bu çarpıcı hikayenin hem Türk Dünyası, hem Türkiye’miz ve hem de tüm Batı Dünyası tarafından duyulmasını sağlamak.

Yeryüzünün secde gören her bir karış toprağına bu küçük ada müslümanlarının baş döndüren, yürek kabartan kardeşliğini ulaştırmak.

Düşünsenize okyanusta bir Ada. Ve o Ada’dan binlerce km uzaktan birgün bir genç karı koca çıkıp geliyor ve size “senin deden bir kahramandı, 1911-1918 arası benim dedelerime tüm servetini bağışladı” diyor, seni alnından öpüp kucaklıyor.

Bu, eşi benzeri olmayan türden bir hikaye ve bu hikayenin dünya kardeşliğine katkısı olacağına inanıyoruz.

Özellikle de söz konusu Türkiye’nin bekası olduğunda tüm Dünya Müslümanları’nın el birlik nasıl bu topraklar için seferber olduğunu göstermek istiyoruz biz.

Yıllar yılı gayret göstererek sabırla bugünlere taşıdığımız bu hikayeyi geleceğin dünyasına unutulmaz ve yıkılmaz bir zemin üzerinde aktarmanın azmi içindeyiz.

Çünkü milletçe borcumuz var; bizim en zor zamanlarımızda canlarıyla mallarıyla yanımızda olan bu küçük ülkenin büyük yürekli insanlarına vefa borcumuz var.

*******

Evet gelelim bu Ada’ya.

Mauritius, Hint Okyanusu’nun Afrika cenahında, Madagaskar’ın 1200 km doğusunda minicik bir ada.

1968 de İngilizlerden siyasal olarak “bağımsız” oldu.

Parlamenter Cumhuriyet sistemi geçerli.

1,3 milyon nüfusa sahip.

100 yıl önce bize yardım eden dedelerin torunları olan müslümanların nüfusu da takribi 250 bin civarında.

Adanın birinci ve ikinci camisi Osmanlı Sultanları tarafından verilen beraatname ile açıldı. ( 1805 ve 1853)
Hâlâ cami girişlerinde ay yıldızımız durmaktadır.

Ada müslümanları 1975 lere kadar tüm resmi törenlerde Türk bayrağı kullandı. Hatta Mustafa Kemal’in resimlerini dahi duvarlarından eksik etmedi.

Ada’daki ilk otobüs firmasının adı Sultan Abdülmecid’den dolayı “Majidia Bus Company” dir.

Ada’daki fes üretim atölyesinin adı da aynı şekilde “mecidiye fes şirketi”dir.

Ada’dan Türkiye’ye gelenler arasında Davudji Muhammed Vayid Sultan Abdülhamit tarafından sarayda misafir edilmiş ve “efendi” ünvanıyla taltif edilip kendisine nişanlar ve bir altın saat hediye edilerek şehbender ilan edilmiştir. Bu nişanlar ve altın saat bugün ne mutlu ki torunların elindedir.

Yukarıda bahsettiğim gibi Ada’dan Türkiye’ye belli dönemlerde paralar gönderildi. Hatta bu paralar içinde her biri 1000 er ingiliz paundu olan çekler de var. Çeklerin bugün ki değeri milyonlarca sterlin yapmakta.

2005 yılında bizim Ada’yı ve göz kamaştıran tarihini keşfetmemizden sonra hemen bilimsel çalışmalara başladık. Tarihçi dostlarımızın da yardımıyla Türkiye-Mauritius’la ilgili 150 den fazla çok çarpıcı belgeye ulaştık.

Bu serüvenimiz TRT tarafından 4 bölüm olarak filme alındı.( Okyanustan Gelen-Mauritius)

Bir çok Türk ve Mauritius televizyonunda bu hikayemizi anlattık.

Ada’daki müslüman liderleri tek çatı altında toplayıp Türkiye önderliğinde bir oluşum meydana getirdik.

Ada’da “Türkiye Sevenler Derneği” adıyla bir dernek kurduk, attığımız adımları daha kalıcı ve etkili bir seviyeye taşıdık.

Evvelce Ada’dan yılda sadece 1 öğrenci Türkiye’de okuyabilirken çalışmalarımızla bu, yılda 15 öğrenciye çıktı. Bugün Mauritiuslu Türkçe bilen, Türkiye sevdalısı 100 e yakın okumakta olan ve mezun olmuş öğrencimiz var.

Mauritius ve Türkiye arasında bir takım ekonomik ve ticari anlaşmalara imza atılmasına muvaffak olduk.

Ve üç sene önce yoğun ısrarlarımızla THY nin Ada’ya doğrudan uçuşa başlamasına ön ayak olduk.

Haftada 5 gün tam dolulukla Türkiyeyi Mauritius’a bağlayan THY ile gurur duymaktayız.

Arkadaşlar,

Dünyanın mevcut en eski posta pulu Kraliçe Victoria adına basılmış olan Mauritius Posta puludur.

Yine dünyadaki ilk “vesikalık fotoğraf” kölelerin sicil kayıtları için bu Ada’da çekilmiştir.

Robinson Cruosoe hikayesinin gerçekte Mauritius’ta geçtiği söylenmektedir.

Ve Mauritius nesli tükenen meşhur “DODO” kuşunun vatanıdır.

Son olarak “Dünyanın ilk müslüman kadın cumhurbaşkanı da” Mauritius’ludur.

Candan bir Türkiye hayranı olan cumhurbaşkanı “Amina Gurib Fakim” hanımefendiyi Türkiye’de misafir etmiş olmanın mutluluğu içindeyiz.

Evet, özellikle merak edenler için işte neden bizim Mauritius Adası’yla ilgilendiğimizin kısa hikayesi.

Peki bu yaptıklarımız yeterli mi dersiniz?

Tabiki hayır.

Bundan sonrası için yüreğimizde okyanusun ortasındaki bu Ada için güzel hayaller saklıyoruz.

Mesela konuyla ilgili çok kıymetli tarihçi abimizle hazırladığımız muhtemel ismi “Okyanustaki Osmanlılar” olacak kitabımız neredeyse basıma hazır. Bu kitabı üç dilde basıp tüm dünya üniversitelerine göndermek.

Sonrasında insanlık tarihine önemli mesajlar bırakan bu çarpıcı hikayenin bir sinema filmini çekmek…

Ve elbetteki bir asır önce bize büyük büyük paralar gönderen o ailelerin şu anki torunlarına mümkünse Cumhurbaşkanlığı düzeyinde bir törenle Türkiye’de “çok teşekkür ederiz, dedelerinizin gönderdiği yardımları aldık kabul ettik ama yoğun savaş şartlarından dolayı makbuzları o gün gönderemedik. Ancak bugün buna fırsatımız oldu. İşte şimdi burada siz torunlarına bu makbuzları takdim ediyoruz!” diyerek teşekkür etmek.

Galiba onlar bunu çoktan hak ettiler.

Kardeşleriniz,

Ahmet Kemal Öncü ve Gülbahar Öncü/Mauritius-Afrika

Kemal Kacar Tunalı – Abi 1. Bölüm

“Yatılı olmak” yani annenizin göz yaşıyla uğurladığı, babanızın sizi on bir yaşınızda “okusun da adam olsun benim oğlum” diye getirip bıraktığı ve bir daha da gelip hiç almadığı kocaman bir binada büyüme süreçlerinizin tamamını atlatıp “adam” olmayı ummaktır.

Herkesin bir abisi vardır. ( A.Kemal Öncü)

Siz hiç yatılı okudunuz mu?

Bizim ömrümüz yatılı geçti.

“Yatılı olmak” yani annenizin göz yaşıyla uğurladığı, babanızın sizi on bir yaşınızda “okusun da adam olsun benim oğlum” diye getirip bıraktığı ve bir daha da gelip hiç almadığı kocaman bir binada büyüme süreçlerinizin tamamını atlatıp “adam” olmayı ummaktır.

Çocukluktan yetişkinliğe kadar kalabalıklar içinde yatıp kalabalıklar içinde kalkmak…

Gürültülü yemek, patırtılı namaz kılmak, şamatalı ders çalışmak…

Ve her şeyi izinle yapmaktır.

Ve bir daha doğup büyüdüğün eve hiç dönememektir.

Buna “yatılı olmak” denir.

Yüzyılın başında birileri geldi ve bu ülkede inandığımız değerleri yetim bıraktı.

İşte o günden beri başka birileri de yetim kalan o değerleri özgür bırakmak adına koca bir nesli köy köy, kasaba kasaba, şehir şehir “yatılı” okuttu.

İyisiyle kötüsüyle ben de o yatılı okuyanlardanım.

İçinde doğup büyüdüğüm camiada önceleri bu yatılı binalara “Kuran Kursu” demişler. Sonra nedense çok komiktir ama “pansiyona” dönüştü. Daha sonraları da yurda.

Biz her üç aşamayı da yaşadığımız için “kurs” diyenlerdendik.

“Yurt” demek soğuk geliyordu.

Pansiyon’a hiç alışamadık.

“Kuran kursu” demektense kısaca kurs demeyi tercih ettik.

Bilmem kaç senelik yatılı hayatımın lise dönemini İstanbul Bakırköy’deki Osmaniye kursunda geçirdim.

İlginç bir yapıydı. Cami ve yıllar içinde belliki imkan buldukça büyütülmüş labirent gibi bir yığma bina iç içe.

Girişten en dipteki yatakhanenin kapısına kadar ulaşan “z” şeklinde uzunca bir koridoru vardı.

Kapıdan girersiniz. On, onbeş adım ilerleyince koridor sizi sağa döndürür ve yirmi otuz adım sonrasında bütün binanın kavşak noktası olan vestiyerin önünde bulursunuz kendinizi.

Yatılılar iyi bilir “vestiyer” istisnasız kurs sakinlerinin ortak sosyalleşme alanıdır.

Vestiyere rakip bir de helalar vardır.

Nazlanarak namaz kılan üşengeç talebelerin sessiz sessiz oradan buradan konuşmaya özellikle dalıp cemaatle namazdan kaytardığı amonyak kokulu mekanıdır helâlar.

Ama vestiyerin yerini tutamaz tabiki.

Vestiyer bu konuda bir efsane.

İşte Osmaniye’deki bu vestiyerin önü hem yemekhaneye, hem abdesthaneye, hem cami katına çıkan merdivenlere ve hem de yatakhanelere ve binanın diğer merdivenlerine giden yola bağlar sizi.

Kursun tüm trafiği mutlaka vestiyerin önünden geçmek zorundadır.

İçeriye giren de, dışarıya çıkan da bu güzergahtan başka sadece arka pencerelerden çıkabilir ki bu da ancak izinsiz maça kaçabilenlerin(!) tercih ettiği bir seçenektir.

Takriben ayda bir defa kursumuza çok özel bir misafirimiz gelirdi.

Ak saçlı, dik başlı, gür sesli bir bilge adam.

Gerçi benim onu görme sıklığım ayda bir değil daha fazlaydı ama mutat olan ziyaretler ayda bire tekabül edecek sıklıktaydı.

Yine o mutat ziyaretlerinden birisini yaptı.

“Abi geliyor” dediler. Yani, O.

“Abi” deyince sadece o anlaşılırdı o zamanlar. Çünkü canından çok sevdiği hocası ruhunu teslim etmeden evvel yetiştirdiği tüm talebelerini ona emanet etmişti. O da hepsini kardeşi bilip baş tacı yapmıştı.

O günden sonra onu tanıyan ve seven herkesin “abisi” oldu.

Ve bu ünvanın içini ömrü boyunca adam gibi de doldurdu.

Bugün hâlâ teşkilatça adeta kutsanmış olan bu abilik ünvanına onun kadar yakışanını görebilmiş değiliz.

“Abi’nin” içeriye girdiğini görünce bir grup arkadaş hemen vestiyerin önünde konumlandık. Nasılsa buradan geçecek. Bizi mutlaka görecek ve her seferinde olduğu gibi bizimle ayak üstü de olsa sohbet edecekti.

Ağır adımlarla köşeyi döndü. Uzun koridordan bize doğru geldi. Etrafında genç yaşlı arkadaşları.

Yaklaştı ve önümüzde durdu.

“Selamün aleyküm çocuklar” dedi.
Hemen dönüp yanındakilere “bak bunlar uyanık olanlar. Benim buradan geçeceğimi bildikleri için karşılamaya çıkmışlar..”

Bilmiyorum herkeste aynı etki oluyor muydu? “Abi” ile göz göze gelmek biraz cesaret işiydi. Derin bakardı. Sanki o bakışlar içimize kadar işlerdi. Yılların nice nice yaşanmışlıkları o gözlerde toplanmış gibiydi. Yahut biz öyle zannederdik O’nu fazlasıyla sevdiğimiz ve yücelttiğimiz için.

Bir kaç dakika bizimle sohbet etti. Ve aklımdan hiç çıkmayacak şu cümleleri sarfetti:

Çocuklar! Bizler siz bu kurslarda rahat okuyasınız diye hayli emek çekiyoruz. Huzurla derslerinize çalışasınız diye gayret ediyoruz, vaktimizden, uykumuzdan, ailelerimizden feragat ediyoruz.

Elbetteki bizim sizin için yaptığımız bu fedakarlıklardan dolayı haklarımız helaldir.

Ancak şu söyleyeceklerimi iyi dinleyin.

Bu yurtlarda kaldığınız sürece ve sonrasında şahsi vazifelerinizi yapmazsanız üzülürüz fakat bundan dolayı söyleyecek bir sözümüz olmaz.

Zikirlerinizi, hatimlerinizi ihmal ederseniz hakkımızı helal eder şikayetçi olmayız sizden. Neden hatimlere iştirak etmiyorsunuz, neden zikirlerinizi yapmıyorsunuz diye size bir baskıda bulunamayız.

Ancak ibadetlerin en büyüğü olan namazlarınızı ihmal ederseniz, Rabbinizi unutur kulluğunuzu hatırınızdan çıkarırsanız yarın rûzu mahşerde davacı oluruz sizden.!

Dedi ve yine yavaş adımlarla oradan ayrıldı.

**********

Kıymetli dostlarım, biraz sonra aktaracağım yaşam öyküsü hasbelkader yanında yamacında bulunma imkanı bulduğum bir kahramanın en yalın halini, bir efsanenin en insancıl yanını anlatmayı hedeflemektedir.

83 yıllık ömrünün 64 senesini malıyla, canıyla İslam’ın yükselmesine adamış, bu toprakların yetiştirip Ümmeti Muhammed’e yadigar bıraktığı bir “Bilge Adam’ın” hikayesidir bu.

Aslında yıllar evvel hayranı olduğum bu bilge adamın hayatını kendimce kaleme almıştım. Hatıralarımı, çocukluk ve gençlik yaşlarımda O’na sorma imkanı bulduğum sorularımı ve tabiki onun da cevaplarını tek tek günlüklerimden toparlayıp bir küçük kitapa dönüştürmüştüm.

Ancak bugün tek başıma bu kitabı yayına vermemin biraz bencilce olduğunu düşünüyorum. Çünkü sadece onu görmüş, onu yakından tanımış, onun gerçekten asil düşünce ve ahvalinden etkilenmiş bir ben değilim. Yüzler, binler hatta on binler…

Dolayısıyla keşke imkan olsa da, onu bilenler, görenler hatta bendenizden daha çok vakit geçirmiş olanlar, dava arkadaşları, yol arkadaşları “cesaretlerini toplayıp” şimdiki ve gelecekteki dertlere derman babında sözlerinden, nasihatlarından, hamasete kaçılmamış bir üslubla hatıralarını paylaşsalar da ortaya enfes bir “Bilge Adam” kitabı çıksa.

Ama maalesef bu olmadı, olacak gibi de görünmüyor. Ne hazindir ki o camianın yazmak gibi, not almak gibi melekeleri ne hikmetse bir türlü gelişmedi.

Kemal Kacar bile hayatının son yıllarında bazı keşkelerini anlatırken “keşke bir tefsir yazsaydım, keşke yıllarca va’zu nasihatte bulunduğum kardeşlerime kayda değer bir eser, her daim okuyabilecekleri bir tefsir bırakabilseydim! Ne var ki ehli küfrün en şedit zamanlarında bu Din’i yeniden yaymak, anlatmak, öğretmek davasına düştük. Yazılı bir eser bırakmaya imkan bulamadım. Ama şimdi geçmişe bakıyorum da yine de bir külliyat yazabilirmişim” derdi.

Ne güzel olurdu bir tefsir kaleme almış olsaydı bugün!

Her neyse…

İşte geçen hafta sizlere söz verdiğim üzere kendi penceremden Kemal abiyi, bana has tabirle “Bilge Adam’ı”, çocukluk ve gençlik yıllarımın kahramanını bir kaç kelimeyle özetlemeye çalışacağım.

Mümkün olur mu bilmem?

Genelde biyografiler, sevenlerince yazıldığında bol bol yüceltmelerle dolar.

Maalesef tanıtılan kahraman, bu subjektif yüceltmelerin gölgesinde kaybolur, gerçek kişiliği bir türlü idrak edilemez.

Umarım ben bu yazımda böyle bir handikapa düşmem. Yani azami derecede övgü içeren kelimelerden kaçınmak istiyorum.

Hatta yeri gelirse çok küçük tenkitlerim bile olabilir kendisiyle ilgili; ne olur yaşasaydı da bu tenkitlerimi ona söyleyebilme imkanım olsaydı dediğim samimi “öz eleştirilerim…”

Hazırsak şimdi başlayabiliriz “Abi’yi” anlatmaya.

İsmi Kemal Kacar.

Bir yörük boyu olan “Kacar’lara” mensup.

Hatta bir hanedan mensubu.

Büyük dedesi İran’ın hükümdarlığını seksen-yüz sene elinde tutan “Kacar Hanlığının sünni bir üyesi”, bir han torunu.

Pehlevi ailesi İran’da şahlığı ele geçirmeden evvel bazı hanedan mensupları gibi onlar da İran topraklarını terkedip Türkiye’ye yerleştiler.

Aile ünvanları “nebi oğulları.”

Kemal Kacar, müslüman, muvahhid ve ehli kıble bir anne babanın evladı olarak 1917 de Eskişehir’de dünyaya geldi.

Ancak bir İstanbul aşığı olan babası Halil bey 13 kasım 1918 de İstanbul işgal edilir edilmez tüm aileyi toplayıp “İstanbul’un düşmanlardan kurtarılmasında karınca kararınca bir katkımız olur mu acaba” düşüncesiyle işgal altındaki şehre taşındı.

İşte Kemal Kacar’ın yetiştiği vasat İran’dan Türkiyeye göç, işgaldeki İstanbul’a taşınma ve yeni Cumhuriyetin kurulması dönemine şahitlik eden hatıralarla şekillendi.

Altıyüz yıllık Osmanlı yıkılıp, yerine Cumhuriyet kurulup harpler, işgaller dönemi sona eripte ülkede sular bir miktar durulunca Kacar ailesi kaldıkları yerden ticaretlerine devam ettiler.

Genç Kemal anladığınız gibi tüccar bir ailenin hem de hayli imkan sahibi tüccar bir ailenin oğlu olarak büyüdü, gençliğini yaşadı.

Vâkâ bu imkan sahibi halinden ölünceye kadar hemen hiç bir şey kaybetmedi; tüm varlığını seksen üç yıllık ömrü boyunca izinden gittiği Üstaz’ına ve inandığı davasına harcasa bile…

Eğitimini o günkü varlıklı ailelerin çocukları gibi iyi okullarda tamamladı. Eski adıyla Mektebi Sultanî, yeni adıyla Galatasaray Lisesi de bunlardan bir tanesi.

Yetenekli bir gençti Kemal Kacar.

Babasının yanında gencecik yaşına rağmen Rasimpaşa İşhanında(?) tüccarların fikrine sıkça müracaat ettiği tüccar başı olacak kadar yetenekli…

İşte o yıllarda henüz ondokuz yaşlarındayken babası Halil beyin de yakinen tanıdığı, eski hukukçulardan bir beyefendiyle tanışır, yakınlık kurar.

O sıralar avukatlık yapan bu beyefendi “Osman Eryavuz” beydir. ( Özyavuz da olabilir)

Osman bey sıkça gelip gider Kemal Kacar’ların iş yerine ve genç Kemal’e hep bir zattan bahseder.

İsmi Süleyman Hilmi Tunahan.

Kemal, Süleyman Hilmi Tunahan’ı gıyaben tanıyordur zaten. Meşhur bir dersiamdır, o günlerde bile ilim okutmaktaki şöhreti memleketin her köşesine yayılmıştır. Özellikle de devrin müstebit iktidarına karşı verdiği amansız mücadeleyi bilmeyen yoktur.

Bir gün avukat Osman bey Kemal’i Süleyman Efendiyle tanıştırmak için Beyoğlu Ağa Camiin’deki vaazına davet eder.

“Kemal, benim Üstazım her hafta Cuma Namazından sonra Beyoğlu Ağa camiinde vazu nasihatlarda bulunur. Gelmek istemez misin sen de? Hem tanıştırırım. Duasını alırsın” der.

Merak etmiyor değildir Süleyman Efendiyi ama çekinir nedense gitmeye.

Pek oralı olmaz.

Fakat zeki ve yetenekli bu genci Osman beyin bırakası yoktur. Bu davetlerini her hafta ısrarla yineler.

Sonunda Kemal Kacar Osman beyle beraber soluğu Ağa camiinde alır ve kürsüde Ümmeti Muhammed’e nasihatlarda bulunan o zatı dinlemeye başlar.

Kürsüde konuşan kişi tahmin ettiğiniz gibi tok sesli, uzun boylu, heybetli, etkileyici bir vücut diliyle hitab eden, vakur haliyle görenleri etkileyen Şeyh Süleyman Hilmi Tunahan’ın kendisidir.

Bu ilk tanışma 1936 yılında gerçekleşir ve bir daha hiç ayrılmazlar.

Kemal Kacar daha ilk günlerde Süleyman Hilmi Tunahan’ın tanıdığı diğer alimler gibi olmadığını öğrenir.

Süleyman efendi alimdir, dersiamdır ama aynı zamanda tarikat talimi almış, “Buhara ekolüne” bağlı bir Nakşıbendî şeyhidir.

Kıymetli dostlarım, yazımın bundan sonrasında “Süleyman Efendi” olarak bilinen bu zattan “Şeyh Süleyman” diye bahsedeceğim. Zira bu ünvanın onu daha çok ifade ettiğini düşünüyorum.

Genç Kemal on dokuz yaşında, Şeyh Süleyman ise henüz elli yaşına girmemiştir.

Bir mürit mürşit ilişkisinden çok adeta tutkuyla birbirlerine bağlı bir baba oğul ilişkisi başlar aralarında.

Neredeyse her gün görmeye gider Şeyh Süleyman’ı.

Şeyhi neredeyse O’da oradadır hep.

İşlerini aksatmaması şartıyla kabul eder Şeyh Süleyman bu irtibatı.

Liseyi yenice bitirmiş olan Kemal Kacar’ın ve ailesinin o günlerde bir planı vardır. Kemal’i Almanya’ya Üniversiteye göndermek istiyorlardır.

Beri yandan o sıralar artık Halil bey de henüz yüz yüze tanışmadığı oğlunun “manevi hocası” Şeyh Süleyman’ı merak etmeye başlar.

Çünkü oğlu neredeyse her gün ama her gün bu büyük zatın peşinde, yanında, yöresinde bulunmakta akşamları eve geldiğinde de o gün hocasının neler anlattığını büyük bir heyecanla tüm aileye anlatmaktadır.

Oldukça etkilenmiştir bu büyük alimden. Dilinde hocası, halinde hocası vardır.

Halil bey biraz da endişeyle oğluna Şeyh Süleyman Hilmiyi yakinen tanımak istediğini söyler.

Genç Kemal her yeni ve heyecanlı “mürid” gibi “olmaz!” der. “ Benim üstazım ne zaman sizlerle görüşmesi gerekiyorsa kendisi karar verir. Eğer bi gün kendisi dilerse bana söyler, o zaman görüşürsünüz. Bu güne kadar sizinle görüşmediyse de vardır bir hikmeti(!) Ya da belki siz o büyük zatla görüşmeye manen hazır değilsiniz” diye ufak çaplı çıkışır.

Peki der büyükleri Kemal’e. Oğullarının heyecanını kırmak istemezler.

En son konuşmadan bir kaç ay geçmemiştir ki Şeyh Süleyman Kemal’e “evladım babanlar nasıl, iyiler mi? diye sorar.

Ve ekler “bu hafta müsaitseniz size gelmek istiyorum. Baban Halil beyle tanışmanın zamanı geldi de geçiyor.”

Ayakları yerden kesilir Kemal’in. O hafta bayram haftasıdır onun için.

Ve gün gelir Şey Süleyman Kemal’lerin şehzade başındaki konaklarına teşrif eder.

İki katlı, gösterişli bir konak; bugünkü İstanbul Belediyesi’nin yanındaki evlendirme dairesinin olduğu yerde bahçesiyle muhkem.

Hatta Kemal abi o günkü evlerinin bahçesindeki ağaçların bir kısmının hala yerlerinde olduğunu söylemişti.

Evet Şeyh Süleyman o muhkem konağa teşrif eder.

Sofada Halil bey ve “Hazret” oturur. Kemal hemen kapının yanına diz çöker. Bu bir osmanlı ahlakıdır. Büyüklerle aynı sedire bile oturmak nezaketsizliktir.

Tabiki evde çıt çıkmaz. Tüm ev halkı bu titiz delikanlı tarafından defaatle tembihlenmiştir.

Çayı dahi kimseye yaptırmaz, kendisi pişirir, kendisi ikram eder.

Yıllar sonra Kemal Kacar Şeyh Süleyman’ın kendisini o ev ziyaretindeki candan hizmeti sebebiyle çok sevdiğini, gerçek anlamda evlatlığa o gün kabul edildiğini söyleyecek, manen ne kazandıysa o gün elde ettiğini iftiharla anlatacaktır.

Bu yüzden çaycılık süleymanlı camiada adeta kutsanmıştır. Yurtların çaycılıklarına idarecilerin kendilerince en sevdiği öğrencileri vermesi bir gelenek, hatta vaz geçilmez düstur haline gelmesi bu yüzdendir.

Halil bey de oğlu Kemal gibi bu Osmanlı evladı büyük alime ilk görüşte aşık olur. Tam aradığı gibi bir zattır. Derin bir alim, yüksek seciyeli ve tabiki nazik, nazenin.

Oğluyla gurur duyar, iftihar eder.

O da daha ilk günden bendesi olur bu asil duruşlu Silistreli Şeyh’in.

Vakit kaybetmeden konuşma arasında sorar şu Almanya meselesini.

“Kemal’im zekidir. Kemal’im ferasetlidir. Onu Avrupa’nın en iyi okullarında okutmak istiyorum. O bunu hak ediyor.”

“Olmaz” der kibarca Şeyh Süleyman.
“Kemal bundan çok daha fazlasına layık. Biz Kemal evladımızı “Medresei Süleymaniye’de” okutacağız. O’nu Nuru Muhammedî ile alakadar bir evlat olarak yetiştireceğiz.”

Hiç itiraz etmez Halil bey.

Ve böylece Kemal Kacar’ın devrin en büyük alimlerinden birisi olan Şeyh Süleyman Efendi Hazretleri önündeki yirmi üç senelik çok yönlü tedrisatı başlamış olur.

Şeyh Süleyman ince ince işleyebileceği bir cevher bulmuştur artık; Kemal’de o cevherin kıymetine kıymet katacak müstesna bir ustayı…

1. Bölümün sonu.