yukarı git

İki Dünya Dört Sultan

Yıl: 1828
On yedi yaşındaydı.

Zekiydi.
Bir çok kabiliyeti üzerinde toplamıştı.
Genç yaşına rağmen çevresini tesiri altına alan bir hâli vardı.

Tabiki güzeldi.

O günün şartlarında babası onu yaşından çok büyük bir adamla evlendirmek istedi.

Bir yıl evli kaldı.

Sonra baba ocağına kaçıp geldi.

Yıl 1832.

Dört sene sonra.

Yalçın dağların, uçsuz bucaksız steplerin, bodur atların nal sesleriyle yankılanan boz yaylaların hakimi “Oş ve Andican” topraklarının hanı, bu zeki ve güzel dul kadına aşık oldu.

Evlendiler.

Allah bu evlilikten onlara beşi erkek, ikisi kız yedi evlat verdi.

Güzel ve huzurlu yıllar geçirdiler.

Bir gün bir seferde kalpleri bozuk, yüzleri çirkin hainler Han’a suikast düzenleyip öldürdüler.

Haber ocağa kor gibi düştü.

Herkes ağıtlar yaktı.

Kazanlar kaynadı.

Kur’anlar okundu.

Ama o hiç ağlamadı.

Evlatlarını ve halkını etrafına topladı.

Ve şöyle konuştu:

Evlatlarım!
Kardaşlarım, karındaşlarım…

Gün ağıt günü değildir.

Gün kadınlar gibi ağlamak, dullar gibi dövünmek günü değildir.

Haydi, toparlanın.

Kırgız diyarının birlik ve beraberliğe ihtiyacı var; hep beraber ata yadigarı bu vatanı huzur ülkesi yapmaya devam edelim.

Tüm obalar bu sese kulak verdi.
Hanlar gözünden yaş akmayan bu cesur kadına hürmet etti. Kırgız boyları Andıcan’ı, Fergana’yı, Oş’u huzur ülkesi yapmak için and içti.

Ve böylece dağların kraliçesi “Kurmancan Dadka’nın” hikayesi başlamış oldu.

Evet can kardeşlerim, “Kurmancan Dadka’nın” yani “Kraliçe Kurban Can’ın” baş döndüren hikayesine başlıyoruz.

Elbette doksan küsür yıllık bir ömrü bir kaç cümleye sığdırmam mümkün değil. Onun için özetin de özetiyle geçeceğim.

Buyurun.

Kurmancan Dadka bir kırgız hânı.
Anladığınız gibi “hanım bir Hân”

Eşini kaybettikten sonra kabilesindeki ileri gelenlerin de yardımıyla dağılan birlikleri tekrar toplamayı başarır ve Oş, Andican bölgesindeki “Hokand Hanlığı’nda” hakimiyeti ve huzuru sağlar.

Oş ve Andican bugün Kırgızistan ve Özbekistan sınırında kalan Alay Kırgızları’nın yaşadığı dağlık ve mümbit bir bölge.

Sadece tabiat olarak mümbit değil; aynı zamanda Maveraünnehir alimlerinin bir kısmına beşiklik yapmış bir ilim yuvası.

Nice şairler, edipler, sufiler çıkmış o diyardan.

Kurmancan Datka da bu ilim meclislerinin yakınında, hatırlı din büyüklerinin, sufilerin yamacında dünyaya gelir.

Büyür, yetişir.

Halindeki asil duruşunu bu yüksek ilim ve ahlak meclislerinde aldığı terbiyeye borçludur. Ve özellikle de müridi olduğu, rol modeli, akıl hocası, manevi destekçisi “Şeyh Selahaddin’e.”

Kurmancan Datka, Alay Kırgızları’nın lideri Alimbek Datka ile tam otuz yıl evli kalır ve Alimbek bir suikaste kurban gidince kocasının dağılan hakimiyetini kısa bir zamanda tekrar toplar.

On bin kişilik bir ordu kurar.

Buhara Hanlığı dahil çevre hanlıklar da Kurmancan’ın liderliğini tanır.

Tâki 1876-77 yıllarında Ruslar Türkistan illerine doğru istila hareketine geçene dek.

Çok kanlar dökülür. Çok ocaklar söner o yıllarda. Hatırlayın Türkiye bile muzdarip olur Rus mezaliminden aynı senelerde. “Ayastefanos Antlaşması” sanıyorum size bir şeyler hatırlatır.

İşte o zamanlar Orta Asya’da direnen herkesi gözünü kırpmadan katliama tabi tutar vicdan bilmez Ruslar.

Nihayet Altay Dağları’nı, Issık Gölü’nü aşıp Kurmancan’ın bölgesine doğru yola çıktıklarında Kurmancan başlangıçta direniş gösterir. Ruslara ağır zayiatlar verir.

Lakin Rus kuvvetleri amansızdır ve oldukça güçlüdür. Kurmancan faydasız mücadeleye devam etmez ve diğer hanlar gibi davranmaz. Derhal taktik değiştirir, diplomasi yolunu seçer.

İki seçenek vardır önünde, ya tamamen Kırgız milleti kırılana dek savaşıp tarih sahnesinde kaybolacaklar ya da Ruslarla kurnazca bir anlaşmaya varıp milletçe zaman kazanacaklar.

Tabi ki ikinci yolu seçer akıllı kraliçe.

Rus komutanları obasında misafir eder. Korkmamalarını söyler. “Burası barış ülkesi, emniyettesiniz” der.

Onlara hediyeler verir. Ve beş maddelik bir antlaşmaya imza attırır. Tam otuz yıl o topraklarda kan dökülmez.

Ancak bu huzur ve güven ortamının bir bedeli de olur Kurmancan’a. Gözünü kırpmadan öder bu bedeli.

Ruslar başlangıçtaki çarpışmaların tazminatını isterler. Kendilerine saldıran komutanı idam edeceklerini söylerler. Ve ne hazindir ki o komutan Kurmancan’ın öz oğludur.

“Tamam” der Altayların gözü pek kraliçesi. Tıpkı kocası Alimbek öldüğünde olduğu gibi metanetini korur. Oğluyla vedalaşır.

Ruslar oğlunu Kurmancan’ın gözünün önünde asarlar.

Kraliçe milleti için bir damla göz yaşı dahi dökmeden oradan ayrılır.

Peki sizce Kurmancan’ın bu yıllar boyu verdiği uzun ince siyaset serüveninde bizimle yani Osmanlıyla, daha açıkçası devrin en siyasi padişahı Abdülhamid’le bir teması olmuş mudur?

Elbetteki evet.

Nasıl?

Onu da kısaca anlatalım ve detayları ve tashihatı tarihçilerin titiz araştırmalarına bırakalım.

Şeyh Selahaddin’den de bahsettik yukarıda.

Şeyh Selahaddin Kurmancan Dadka’nın rol modeli, akıl hocası, piri mürşidi…

Ölünceye kadar irtibatını kesmediği tek insan.

Öyle ki ölünce Şeyh Selahaddin’in ayak ucuna gömülmeyi vasiyet edecek kadar hürmetkar.

Bugün her ikisinin kabri de Kırgızistan’ın Oş Şehri’nde yan yana.

Evet işte Şeyh Selahaddin o günün zor şartlarında yirmi dokuz defa hacc ya da umre vesilesiyle Mekke ve Medine’ye gider.

Ve hemen her seferinde Sultan’la ve devrin Osmanlı alimleriyle görüşmek için İstanbul’a gelir.

Rivayetler odur ki Sultan Abdülhamid’le defalarca görüşür.

Sultan, Şeyh Selahaddin’e izzeti ikramda ve ihtiramda bulunur.

Hususi görüşmeler yaparlar.

Bu görüşmeler çok verimli geçer.

Sultan Şeyh Selahaddin’den tasavvuf dersleri alır; Şeyh Selahaddin de Sultan’dan bir imparatorluğun nasıl idare edildiğini dinler.

Ve muhtemeldir ki asrın en siyasi Padişahı Şeyh Selahüddin aracılığıyla Kurmancan Datka’ya nasihatlarda bulunur. Diplomatik taktikler öğütler ki Kurmancan alışılmışın dışında Ruslarla son derece akıllı bir diplomasi yürütmeyi başarır.

Şeyh Selahaddin İstanbul’a ve İstanbul ilim meclislerine aşinadır.

İlim meclisleri de bu çekik gözlü, ağır başlı, vakur, bir o kadar da sevecen Nakşi şeyhine aşina olur. Sohbetlerine hayran kalırlar. İlmine, irfanına vurulurlar.

Şeyh Selahaddin ve İstanbul arasındaki bu tarihi ve manidar ünsiyet Kurmancan Datka’ya bil vasıta çok şeyler kazandırır amma enteresan bir tarihi sırrı da beraberinde getirir bizim için; Türk İslam tarihi adına es geçilemeyecek bir hakikat…

Şeyh Selahaddin’in İstanbul ziyaretleri son derece feyizli geçer. Ev ev, konak konak sohbet ve zikir meclislerinde ilim ve irfanından istifade edilmek üzere davet edilir.

İşte bu meclislerden birinde Şeyh Selahaddin bir delikanlıyla tanışır.

Genç, zeki ve ahlaklı bir yiğit.

İsmini sorar.

“Süleyman” efendim der.

Nerelisin evladım?

Silistreliyim efendim, Razgrad tarafı, Ferhatlar…

Ve Silistreli Süleyman’la Buharalı Şeyh Selahaddin’in dostlukları başlar.

Bu dostluk, hoca talebe ilişkisine evrilir ve sonrasında tahmin ettiğiniz gibi bir mürid ve mürşit irtibatına tahavvül eder.

O günden sonra ne Şeyh Selahaddin Süleyman’la irtibatını keser, ne de genç Süleyman Şeyh Selahaddinle…

Şeyh Selahaddin 1910 da vefat eder.

Vefatından bir yıl evvel İstanbula tekrar gelir, “Süleyman oğluyla” son kez görüşür. Hak ve hakikate dair sadrında ne varsa oğlundan çok sevdiği Süleyman’a emanet eder.

Ve böylece Andican’ın, Fergana’nın, Buhara’nın ilim ve irfan tohumları bir kez daha İstanbul’a taşınmış olur.

Ne garip tecellidir ki bir gün gelir, tarih o genç Süleyman’ı karşımıza göz kamaştıran yaşam hikayesiyle, müstebit Cumhuriyet rejiminin karşısına asil bir şekilde dikilen “Silistreli Şeyh Süleyman Hilmi Tunahan” olarak çıkaracaktır.

Ne kader!

Evet, işte böyle dostlar.

Kurmancan Datka; Dağların kraliçesi!

Biz senin hikayenden çok şey öğrendik.

Ruhun şâd, mekânın cennet zirvelerinde kanatlı atlarla uçtuğun ırmak boyları olsun.

Allahım,

Bize “Sultan Abdülhamid gibi bir cihan padişahını, Şeyh Süleyman Hilmi gibi asil bir dava adamını, Şeyh Selahaddin gibi bir feraset abidesini, Kurmancan Datka gibi cesur bir Türkistan annesini” öğrettiğin için sana sonsuz şükürler olsun.

Kardeşiniz,
Ahmet Kemal Öncü/Buhara

www.ahmetkemaloncu.com

Not: Kurmancan Datka 1907 de Kırgızistan’ın Oş şehrinde hayata gözlerini yumdu. Geride katliama uğramamış asil bir Kırgız Halkı bıraktı.

“Şeyh Selahüddin Sakıp İbni Mevlana Siracüddin” 1910 da Kurmancan’la aynı şehirde vefat etti. Vasiyetleri üzere aynı kabristanda, Kurmanca’nın başı Şeyhi’nin ayak ucuna gelecek şekilde defnedildi.

Şeyh Selahaddin’in ölümünden on gün sonra Rus birlikleri Oş şehrine girdi.

Bugün her ikisinin de torunları hayatta. Onları ziyaret etme, aile büyükleriyle tanışma fırsatımız oldu.

Hiç bir zümrenin “tapusunda” olmayan, ancak Ümmeti Muhammed’in ortak değerleri olan bu kahramanlarımızdan Allah sonsuz kere razı olsun.

FOTOĞRAFLAR

Foto 1-) Kurmancan Datka, geleneksel kıyafeti ve başında örtü olarak taşıdığı “kefeni” ile otağında Rus Askerlerle..

Foto 2-) Şeyh Selahaddin. Çocukları ve talebelerinden birkaçıyla. Şeyh Selahaddin’in sol arkasındaki meşhur talebelerinden, Türkiye’de medfun “tesbihçi baba.”

Foto 3-) Cihan Padişahı Sultan Abdülhamid han.

Foto 4-) Silistreli Şeyh Süleyman Hilmi Tunahan. Asrımızın din, iman kahramanlarından. Kurmancan Datka gibi Şeyh Selahaddin’in talebesi, müridi. Şeyh Selahaddin’den sonra Nakşi sufi ekolünün, Müceddidiye kolunun son temsilcisi.

Foto 5-) Kırgızistan’ın Oş şehrinde Şeyh Selahaddin Sakıb’ın kabri.

Foto 6-) Kurmancan Datka ve eşi Alimbek Datka’nın kabri. Dikkat ederseniz Şeyh Selahaddin Sakıb’ın kabri de hemen arkada gözükmekte.

Foto 7-) Kırgız Halkının milli kahramanı olan Kurmancan Datka’nın Kırgız Parası “50 som’un” üstündeki resmi.

Bugün Kurmancan Datka cesareti, azmi ve bilgeliğiyle, sadece Kırgızların değil tüm Türk dünyasının ilham kaynağıdır. Hızla İslam’a yönelen Orta Asya Türkleri arasında kadınlar kendilerine Kurmancan’ı örnek alırlar. Hatta Kurmancan’ın başındaki büyük sarık Kırgız kadınlarının geleneksel kıyafeti olarak kabul edilir.

Çünkü o baştaki büyükçe sarık olarak görünen beyaz başlık aslında Kurmancan’ın ömrü boyunca başında taşıdığı kefenidir.

Yorum Yaz