yukarı git

Kemal Kacar Tunalı – Abi 3. Bölüm

“Samimiyet, inandığın şeye ölümüne bağlılık değildir; hakikatler sana doğruyu söylediğinde “doğru bildiğin yanlışlardan” vaz geçebilmektir.”

Bir zamanlar dünya buhranlar içindeydi, bugünden de beterdi.

Yüz sene önceden bahsediyorum.

Hikmetini Allah bilir amma yeryüzü geçtiğimiz asırdaki kadar kan ve göz yaşına boğulmuş mudur bilmem.

Devleti Âli Osman’ın yani Osmanlı Devleti’inin yıkılması Dünya Müslümanları üzerinde muazzam bir travma meydana getirdi.

Ve tüm Dünya “Vahşi Batı’nın” vahşette nasıl nirvanaya ulaştığına dehşetler içinde şahit oldu.

Osmanlı, kelimenin tam anlamıyla çöktü.

Yüz yıllardır bir halifenin himayesinde birlik ve beraberlik ruhuyla hareket etmeye alışmış, tarihin getirdiği tüm çile ve meşakkatlere yek vücut göğüs germiş bir ümmet ilk defa başsız kaldı.

Koca bir İslam Alemi ne yapacağını bilemeyen, beyni elinden alınmış, düşünme melekelerini yitirmiş bir insan gibi nâçar düştü.

Evet travmanın büyüğü Payitaht’ın merkezinde yani İstanbul’da meydana gelmişti ama çaresizliğin büyüğü ise diğer İslam beldelerinde oluştu.

Doğusundan batısına Osmanlı’dan koparılan devletler ölüm kalım mücadelesine başladılar.

Tabiki hiç birisi bu mücadelede muvaffak olamadı, esarete boyun eğdi.

Buna rağmen özellikle “indo pak” yani “temiz hintliler” belki bir umut diye zengin fakir milyonlarca halk toplanıp hilafeti kurtarma kampanyaları düzenlediler. Yüzlerce kiloluk altınlar katar katar Türkiye’ye taşındı.

Gaye, Harbi Umumiye girmiş olan “merkezdeki topraklar” istiladan kurtulsun ve İslam Hilafet’i yeniden ayağa kalkıp ümmeti derleyip toparlasın.

Ama olmadı.

Dünya müslümanları, Türkiye’de, ay yıldızlı al bayrağın dalgalandığı bu topraklar üzerinde kurulan yeni devletin, İslam Alemi’ne gösterdiği beklenmedik “ihanetiyle” karşılaştı.

O gün tüm müslümanlar yoklarından verip hilafeti kurtarmak için her şeylerini Türkiye’ye gönderdiler. Buna mukabil “Osmanlı kalpağı” giymiş “laik” yani dinden uzak subaylar kalpakların yerine ingiliz fötrleri başlarına geçirip bizzat kendi ülkelerinde, kendi elleriyle hilafeti lağvettiler.

Tam bir sukutu hayal.

İşte hem müslüman Türk halkına hem de dünya müslümanlarına iki yüzlü davranmış bir Türkiye’de dünyaya gözlerini açtı Kemal Kacar.

Artık bu topraklar “payitaht” değil “hayal kırıklığı ve ihanetin merkezi” diye anılacaktı.

Mısır’da İngiliz yapımı El Ezher’e mukabil Hasan El Benna başsız kalan ümmetin dertlerine çözümler aradı.

Hindistan’da Ahmet Raza Khan’ın öğrencileri halifesiz bir müslümanlığın acısını yüreklerinde hissettiler.

Şeyh Senusi ve Ömer Muhtarlar başsız olmanın ne demek olduğunu vicdan bilmez İtalyanlarla Kuzey Afrika’nın çöllerinde yapa yalnız çarpışırken anladılar.

Kızıl toprakların kara derili çocukları Afrika’nın sahralarında Fransız ve İngilizlerce katledilirken “dayanın Halifemiz yakında imdadımıza yetişir” diyemediler.

1936 da Şeyh Süleyman’la karşılaştığında genç Kemal bu mahzun ahval içinde ve bu ahvalin ona yüklediği yüksek şuurla yola çıktı; kurtuluşun yegane reçetesi olarak cemiyeti yeniden ahlaklı bir müslüman cemiyet haline getirmek için and içti.

Şanlı Türk milletinin geldiği bu hazin noktayı ve nedenlerini çok iyi biliyordu.

Çare; fikri hür, vicdanı hür, kalbi hür, Türk İslam ülküsüne inanmış ilim irfan sahibi bir Müslüman nesil yetiştirmek.

Bunu yaparken de tüm dünya müslümanlarının aynı dertlerden muzdarip olduğunun bilincinde olmak.

Bu yüzden yaklaşık bir asırlık Süleymanlılık tarihine baktığımızda Kemal Abi’nin şahsında hayat bulan, Ümmet’in problemleriyle dertlenmiş bir camia görürüz karşımızda.

Şeyh Süleyman’ın bizzat kendisi ve evladından çok sevdiği Kemal Kacar bu yüzden Cezayirli müslümanlar için camii kürsülerinden “hiç bir şey yapamıyorsak bari dua edelim” derler, Libya’da İtalyan keferelerine karşı amansız mücadele veren Ömer Muhtarlara nasıl yardım ulaştırırız diye çırpınırlar.

Bu anlayış ne pahasına olursa olsun Kemal Kacar’ın hayatı boyunca devam edecek ve Bosna’ya ardı ardına giden tırlar dolusu yardımlar, Çeçenistan’a sadece din kardeşliği hatırına ulaştırılan destek malzemeleri tarih önünde buna sessizce şahitlik edecektir.

Kıymetli dostlarım,

Bu yazıyı kaleme alırken hayli zorlandım doğrusu.

Çünkü Kemal Abi’nin adeta “bir teşkilat nasıl inşaa edilirin, bir nesil nasıl yetiştirilirin dersini verdiği” son derece göz alıcı bir yaşam öyküsü içinde zaman zaman başaramadığı, yalnız kaldığı, kimselere derdini anlatamadığı anlar ve meseleler de geldi aklıma.

Kalemim bir yazdı bir yazmadı.

Evet başaramadığı keşkeleri de oldu. Esef ettiği mevzular, çaresiz kaldığı anlar da oldu.

Şimdilik bu bahisleri bu yazımın sonuna erteliyorum ya da hiç kaleme almama hakkımı kendimde mahfuz tutuyorum.

Yazdığımda umarım benim çocukluk kahramanımın tıpkı yeryüzündeki diğer tüm kahramanlar gibi ağladığı, pişman olduğu, hüzünlendiği zamanları da onu incitmeden yazabilirim.

Ömrünü verdiği davasını inşa ederken peşinden giden yüzbinlerin arasında nasıl yapa yalnız kaldığını anlatabilirim.

İstanbul’da büyümüş, varlıklı ve kültürlü bir ailenin evladı olarak asrın en büyük dehalarından birisi olan Şeyh Süleyman’ın yirmi üç sene hem tilmizi, hem müridi, hem de veziri olmuş bir Osmanlı beyefendisinin, taşra kültürünün bağrından kopup gelen yağız Anadolu gençlerini kendisi gibi irfan sahibi dava adamlarına dönüştürme mücadelesinde sessiz ve kimsesiz neler çektiğinden bahsedebilirim.

Bir dava adamının en büyük yalnızlığının aslında yeterince anlaşılamamak olduğunun altını çizebilirim.

Yapayalnız…

Bir O, bir Üstazı ve inandığı davası vardı.

Ve tabiki bir de ömrü boyunca her gece saat üçte kalkıp hiç aksatmaksızın huzurunda seccadeye kapandığı şah damarından daha yakın olan Rabbi.

**********

1957 senesi onlar için zorlu senelerden birisidir.

Gerçi hangi seneleri zorlu değildi ki!

“Abi” kırk yaşında.

O güne kadar Üstazıyla geçirdiği yirmi bir sene de zaman değişmiş, memleket değişmiş, insanlar değişmiştir.

Saçlarına akların düşmeye başladığı yıllar.

Ve bütün bu insan sabrının sınırlarını zorlayan süreçte şükür ki can yoldaşı yanındadır Abi’nin.

Can yoldaşı yani Bedia Sultan.

Fatih’teki o yaşlı ve küçük evdeki nur yüzlü annenin iki kız çocuğunu hatırlıyor musunuz?

Büyük olan Hatice Bedia, Küçük olan Feriha Ferhan.

Kemal Abi ve Bedia Sultan 1944 senesinde evlenirler.

O sıralar 27 yaşında olan genç, dinamik ve kesinlikle karizmatik Kemal bugün orta yaşların olgunluğunu üzerinde taşımaya başlamıştır artık.

Onca badireli yıllara, Kemal Abi’nin sert ve bazende katlanılmaz hassasiyetine rağmen mutlu ve mesutturlar.

Ama kaderin cilvesi bu ya Cenabı Hakk bu iki güzel insana bir evlat vermez.

Bedia üzülür, Kemal üzülür.

Teselli eder babası Bedia’yı her vesileyle. “Kızım üzülme der, göreceksin Allah sana yüzlerce, binlerce evlat verecek.

Zaman sonra bu hale alışır genç evliler.

Özel durumlarını bir fırsat olarak görür Bedia ve can yoldaşıyla aynı davaya gönlünü verir o da.

Çilelerine ortak olur babasıyla kocasının.

Yavaş yavaş babasından aldığı ilmin hakkını vermek üzere kolları sıvar, İstanbul’un mütedeyyin semtlerinde hanım cemaatlere vazu nasihatte bulunmaya başlar.

Biz müslümanız hanımlar!

Müslüman kadın iffetli olur, müslüman kadın namuslu olur, müslüman kadın vakarlı olur, takvalı olur, ehli zikir olur, evine bağlı olur, çocuklarının ahlakına ve kocasının emanetine düşkün olur diye semt semt, ev ev Ümmeti Muhammed’in annelerine yahut anne adaylarına nasihatlar eder.

Allah’ın ayetlerini okur onlara. Rasülullah’ın Sünnetler’inden bahseder.

Hatice Validemiz’den, Aişe Annemiz’den, Fatıma Anamız’dan anlatır.

İstanbul annelerinin baş tacı olur kısa zamanda.

Babasının medarı iftiharı, kocasının rafikai sultanı…

Evet kıymetli dostlarım, yazımın tam burasında birazcık mola verip hayal etmenizi isteyeceğim sizden.

Düşünün.

Yaşadığınız ülke karanlık bir süreçten geçmekte.

Müslümansınız ve ülkeyi yönetenler tamamen İslam düşmanı. Daha doğrusu şuurlu müslüman istemiyorlar.

Müslüman rahat yaşamak istiyorsa bu topraklarda düşünmeyen, sormayan, karışmayan bir vatandaş olmalı.

Düşünürseniz ölümle burun buruna geldiğiniz bir ortam var memlekette; konuştuğunuzda idam edildiğiniz, yazdığınız da zindanlarda çürüdüğünüz…

Böyle bir ortamda iki kız çocuklu bir aileye sahipsiniz. Anne ya da babasınız.

Ve bildiğiniz en iyi şey İslam’ı yaşamak ve anlatmak.

Yapabildiğiniz tek şey öğretmek.

Başardığınız en güzel şey konuşmak.

Sahip olduğunuz tek varlık o iki evladınız ve eşiniz.

Sizi kollayan sizi koruyan madde planında hiç kimseniz yok.

Her gün babalarının eve gelip gelmeyeceğinden emin olamayan çocuklarınız…

Her sabah çocuklarınıza ve eşinize evden çıkarken bir daha kavuşamayacağınızın endişesiyle sarılıyor, onlarla helalleşiyor ve İstanbul’un selatin camilerinde kürsülere bu gerçeklerle çıkıp müslümanlara hitap ediyorsunuz. Ümmetin yeniden birleşmesi için dışarıda sizi bekleyen polislere rağmen konuşuyor, konuşuyorsunuz.

Bir anne hayal edin ki tek dayanağı olan kocası giderse yavrularıyla kimsesiz kalacak.

İşte böyle bir zeminde Şeyh Süleyman onca mücadelesinin yanında bir de kızlarını yetiştirdi. Okuttu. İslam’ın en ağır kitaplarını talim etti onlara. Birer âlime yaptı.

Son Osmanlı Dersiamlar Meclisi’nde müderrislere söylediği, gelin hiç olmazsa bunu yapalım dediği şeyi kendisi uyguladı. Kızlarını birer müderriseye dönüştürdü.

Ölmek pahasına, öldürülmek pahasına ve çocuklarının başına gelebilecek her türlü baskı ve işkence pahasına.

Şimdi varın kendinizi o babanın yerine koyun.

O annenin yerinde olduğunuzu hayal edin.

O kızların çaresizliğini hissedin.

Evet, bütün bu duyguları yıllarca yaşamak zorunda kaldı o günün müslüman Türkiyesi ve tabiki en üst düzeyde de Tunahan Ailesi.

Tam da böyle bir zamanda Kemal Kacar aileye dahil oldu ve evin Süleymanlı jargonla “hanei saadetin” hâmisi, kollayıp gözeticisi oldu. Hızır gibi yetişti tabiri caizse.

O sadece davasının değil ev halkının da “abisiydi” artık.

1939 da ve 1944 te Şeyh Süleyman Efendi’ye durması ve susması için tabutluklarda günlerce işkenceler uyguladılar.

Biliyor musunuz işkence sonrası bitap düşüp doktor nezaretinde eve getirilen Şeyh Süleyman’ı her seferinde o iki kız çocuğu karşıladı. Kanayan yaralarını o iki melek tedavi etti.

Ve yıllar böyle geçip gitti. 1957 yılına dayandı.

Şimdi hikayenin seyrini İstanbul’dan tekrar Anadolu’ya çevirelim.

Anadolu’da o an itibariyle şartları ibtidai olsa da otuzu aşkın Kuran Kursu oluşmuştu. Bir zamanların pencerelerinden talebelerin üstüne kar yağan, günde bir öğün yemek bulunduğunda sevinilen, yamalı elbiseleri, tabanı delik lastik pabuçlarıyla gelip bir İstanbul beyefendisi olarak mezun olunan mütevazi kurslar mazi olmaya başlamıştı.

Doğudan batıya belli başlı şehirlerin tamamında Şeyh Süleyman’da okuyup memleketlerine dönen genç alimlerin açtığı kurslar görülür.

İlerde bu kurslar Anadolu’nun hatta Yeryüzü’ndeki tüm kursların nüvesi, çekirdeği, birer ana kalesi mesabesinde olacaktı.

İğnesinden ipliğine, halısından helâsına Kemal Kacar, yeryüzüne örnek muhteşem bir Kurs Sistemini Şeyhi Süleyman Hilmi Tunahan’ın vefatından sonra Şeyhinin zamanında göz yaşı ve alın teriyle okuttuğu diğer talebelerle birlikte omuz omuza göz alıcı bir şekilde oluşturmayı başaracaktı.

Tabi öte yandan Bedia Sultan’ın gayretleri de meyvesini verdi.

Belki de İslam Tarihi’nin ilk yatılı kız medreselerini inşa etmek de bu asil hanımefendiye nasip oldu.

Öyle ki kendi vefat ettiği 1981 senesinde bile binlerce saray misali yatılı kız medresesi yeryüzünün dört bir köşesini sarmıştı.

Ne devlet!

Evet yıl 1957, Yer Kütahya.

Demokrat partinin iktidar olmasıyla birlikte müslümanlar üzerindeki baskı azalsa da esasta pek de değişen bir şey olmamıştı. Halk üzerinde İslam’ı yaşama hususunda şiddet kalkmış, ezan tekrar aslına rücu etmiş ama memleketin manevi mimarları üzerindeki müstebit zulümde değişen bir şey olmamıştı.

Devrin aksiyoner bir kaç alimi için hâlâ büyük oyunlar oynanıyordu.

Çünkü Türkiyede artık hiç bir şey eskisi gibi değildi.

1925 lerde tek başına yola çıkan Şeyh Süleyman’ın davası 1936 da Kemal Kacar’la ciddi bir ivme yakalamış ve 1950 lerden sonra kuran kurslarının açılmasına gelen rahatlıkla beraber ilim talebelerinin sayısında bir patlama olmuştu.

Elbetteki bu gidişatın önü alınmalıydı.

Bunun için de Şeyh Süleyman bir şekilde tevkif edilmeli hatta içeride yani hapishanede suikastla ortadan kaldırılmalıydı.

Demek ki hayalleri olanlara bu dünyada rahat yüzü yoktu. İdealleri olanlar anlaşılamayacak, korkulacak ve yok edilmeye çalışılacaktı.

Ve sonunda emellerine kavuştular.

Ellili yaşlarda O’na tabutluklarda en ağır işkenceleri reva görenler şimdi yetmişlik Şeyh Süleymanı mümkün olursa idamla yargılatmak üzere tutukladılar.

“Süleyman imtihan yerini seç dediler, biz de Kütahyayı seçtik” diye söyleyecektir Şeyh Süleyman bu tevkifiyle ilgili.

Altmış dokuz-yetmiş yaşlarındaki Şeyh Süleyman ve beraberinde bazı dava arkadaşları ki bunların başında “Nuri Temizerler” gelmekte, Kütahya’da mahpus edilirler.

Elbette Kemal Abi de yanlarındadır.

Hepsinin mekanı cennet olsun. Vefa Hakikate aşık olmak, o aşkına sadık olmak, sadık olduğun için de bedel ödemekten çekinmemektir.

Merhum dedem Molla Hüseyinoğlu Mehmet Efendi ve Annemin babası Hüseyin dedem de Şeyh Süleyman’ın diğer yakın dava arkadaşlarıyla beraber hemen her gün, sonradan yanarak yıkılan bu hapishaneyi kendilerine ziyaretgah edinirler.

Şeyh Süleyman ve Kemal abi ve diğerleri içerdedir. Dedem ve arkadaşları da dışarda elem ve endişe esareti yaşamaktadırlar.

Kütahya’nın tüm dini bütün ahalisi tedirgindir. Bu büyük zatın şehirlerinde esir alınmasından mahzundurlar.

Şeyh Süleyman en azılı mahkumların olduğu koğuşa konulur. Ki bir şekilde bir arbede ile hayatına son vermek kolay olsun.

Dışarıdakiler Şeyhlerinin hayatından endişe etmektedirler. Tabiki Bedia Sultan ve Kız kardeşiyle annesi Hafize hanım da.

Bu yüzden içeriye yemekleri dışardan verilmek istenir. Kabul edilmez. Sonra ısrarlar üzerine hapishane yönetimi ancak bir kız çocuğunun içeriye girebileceğini, sadece onun dışarıda Şeyh Süleyman için özel yapılan yemekleri sefer taslarıyla içeriye sokabileceğini söyler.

Ve 7-8 yaşlarındaki o kız çocuğunun kim olacağına karar verilir.

Tuzcu Hoca namıyla maruf Hüseyin Efendi’nin büyük kızı ve bir arkadaşı daha.

Tam elli dokuz gün içeride kalan Şeyh Süleyman’ın yemeklerini ve muhtemelen mektuplarını da şimdilerde yaşı yetmişleri bulan o minik kız ve arkadaşı getirip götürür.

Her sabah içeri alınır. Şeyh Süleyman onu iç kapıda karşılar. Birlikte avluya çıkarlar. Ve kahvaltılarını oradaki eğreti bir masada birlikte yaparlar.

Bir müddet sonra minik misafirini aynı şekilde kapıya kadar uğurlar.

Kemal Kacar ve Bedia Sultan en zor zamanlarda yanlarında olan tüm cefakar dostlarını olduğu gibi her gün bu vazifeyi sıkılmadan üstlenen o küçük kızı da hayatları boyunca unutmayacaklardır.

Ve ne mutlu bize ki ben ve kardeşlerim de Hazreti Üstaz’la yaşadığı müstesna hatıralarını anlatarak bizi büyüten o küçük kıza bugün “anne” demekle iftihar ediyoruz.

Şeyh Süleyman, Kemal Kacar ve bir kaç arkadaşı elli dokuz gün sonra tutuksuz yargılanmak üzere “Meclis Kararıyla” serbest bırakılırlar.

Mahkemeler kısa bir müddet daha devam eder.

Bu tutuksuz yargılamalar esnasında değil de hapishanede tutuklu iken enteresan mahkeme konuşmaları geçer. Tüm Kütahya halkı duruşmaları günü gününe nefeslerini tutmuş takip etmektedir.

Burada size aktarabileceğim hatıralar çok. Ancak ben sadece çok kısa olan bir tanesiyle yetineceğim.

Dedem Mehmet Efendi de duruşma salonunda dakika dakika her bir cümleyi yutarcasına izlemekte.

İki büyük iddia vardır Şeyh Süleyman hakkında.

Biri “mehdilik” iddiası.

Diğeri “Şeyhlik” iddiasıyla örgüt kurup devleti yıkmaya teşebbüs.

Mehdilik iddiasında bulunduğunu söyleyen yalancı şahitlerin Şeyh Süleyman’ı hayatlarında hiç görmedikleri anlaşılınca iddia düşer.

Diğeri ise şeyhlik meselesidir ki evet Süleyman Hilmi Tunahan bir Nakşibendî şeyhidir. Bunu bilmeyen yoktur.

Hakim sorar:

-Süleyman Efendi, şeyhlik iddiasında bulunuyor muşsunuz. Doğru mudur?

Salonda diğer sanıklarla beraber en önde oturan Hazret bastonuna iki eliyle yaslanmıştır. Hatta şeker hastası olması hasebiyle halsizdir. Bir yandan iki eliyle bastonuna yaslanmış, bir yandan da başını ellerinin üzerine koyarak duruşmayı gözleri kapalı dinlemektedir.

Hakimin kendisine seslendiğini farkedince başını kaldırır.

Hakim sualini yineler.

“Şeyhlik iddiasında bulunuyor muşsunuz Süleyman Efendi, doğru mudur bu?

Şeyh Süleyman olanca vakarıyla ama bir o kadar da mütevazi bir üslupla dedeciğimin göz yaşlarıyla bize aktardığı şu manidar cevabı verir.

-Reis bey, benim babam bir şeyh idi. Ben de onun müridi. Keşke ona layık bir evlat olabilseydim. Şeyh olmak kim ben kim!

Sanıyorum bu yazı dizimin başında neden “Süleyman Efendi” ya da alışıldığı şekliyle “Hazreti Üstaz” demeyi tercih etmediğimi şimdi anlamış olsanız gerek.

O gün gözleri nemli bir şekilde tevazu ummanına yelken açıp “Şeyhlik” ünvanını merhum babasına nasb eden bu koca allameye bu ünvan o kadar çok yakışmaktadır ki “ŞEYH SÜLEYMAN” diye dolu dolu söylemekten başka bir yol bulamıyorum.

Şeyh Süleyman’ın bu son tutukluluğu olur.

Kütahyadan ayrılınca İstanbul’a İzmir üzerinden dolaşarak gelir. Ve uğradığı yerler de Kemal Abi’yle birlikte çok sevdiği talebeleriyle buluşur. Onların morallerini düzeltir. Allah yolunda bu dini yeniden ihya etme davasında heyecanlarını yükseltir.

“Haydi bakalım evlatlarım şimdi kaldığımız yerden devam edeceğiz. Bataklığa düşmüş Ümmeti Muhammed’in evlatlarını kurtarmaya daha çok hız vereceğiz.”

************

Şeyh Süleyman 16 Eylül 1959 da irtihal etti.

Yanında her zamanki gibi en kıymetlisi Kemal Abi vardı.

Son derece metin.

Cenazeyi Mehmet Emre, Mustafa Özaltın ve Refik Akçalıoğlu ile beraber yıkadılar.

Namazı Mecidiyeköy Camii imamı Mustafa Efendi kıldırdı.

Tuna boylu Şeyh Süleyman, Silistre’den gelip tek başına çıktığı bu asil yolculuğu nihayete erdirirken, yıllar önce Beyoğlu Ağa Camii’nde tanıştığı o genç delikanlıya her şeyini bırakarak sevenlerinin gözünden kayboldu.

Babasından 22 iki sene sonra ve biricik eşi, karizmatik bilge adamdan 19 sene evvel Bedia Sultan da bu dünyayı terketti.

Abi, Abla ölünce dünyadan elini eteğini çekti.

Üstaz’ının ona emanetini kaybetmişti.

Şeyh Süleyman vefat ettiğinde bile bu kadar sarsılmadı.

En yakın yol arkadaşı, kader ortağı, can yoldaşı dünyadan uçup gitti.

Her yiğit delikanlı gibi o da eşine aşıktı.

Hayrandı.

O’na baktıkça kendisini yirmi üç sene yetiştiren Ulu Kişiyi hatırlıyor, ruhunu Şeyhi’yle geçirdiği binbir hatıranın kollarında dinlendiriyordu.

Artık bunların hiç birisini yapamayacaktı.

Tarih bir daha eskisi gibi olmayacak, dünya bir daha eskisi gibi dönmeyecekti.

Bundan sonra Kemal “Rafikayı Sultan’ım” dediği Bedia’sı olmadan yoluna devam edecekti.

Bu ayrılık Kemal abiyi derinden sarstı.

Öyle ki bir müddet dünyadan elini eteğini çekti. Hatta adeta kendi ölümünü bekler oldu.

Bu, bir yüreğin bir başka yüreği ne kadar sevebileceğinin en güzel misallerinden.

**************

“Abi” renkli bir karekterdi aslında.

Sert görünürdü.

Disiplinliydi.

Çabuk kızardı.

Ama çok çabuk da gönül alırdı.

Özür dilemesini bilirdi.

Samimiydi.

Hasbiydi.

Sizi şaşırtmaz, yanıltmazdı.

Büyük küçük herkese saygı duyar onların anlattıklarını ciddiyetle dinlerdi.

Mesela imkan bulupta oturup konuştuğunuzda gözlerinizin içine bakarak “evet çocuğum seni dinliyorum” derdi.

Biterdiniz.

Yetmiş seksenlik bu delikanlı karşısında kendinizi onun yaşıtı gibi hissettirirdi.

Bendeniz babamın görev mahalli olması sebebiyle diğer büyük küçük kardeşlerim gibi Afyon’da dünyaya geldim.

Büyüdüğüm coğrafya tamamen yosun ve likenli kayalarla bezenmiş, gidip gördüğümde hala çok etkilendiğim Türkiye’de de pek benzerini görmediğim nevi şahsına münhasır bir şehir.

Orta büyüklükteki birçok yerde olduğu gibi burada da taşra ve şehir iç içe.

Dolayısıyla bir çocuk için şehrin hemen yanıbaşındaki o granit tepelere çıkıp kaybolması çok kolay bir meseleydi.

Ben de öyle yapardım her fırsatta. Dağlara çıkar akşam gün batımına kadar inmek bilmezdim endişeyle bekleyen annemin azarlarına aldırış etmeksizin.

Çünkü tepelerden dünyaya bakmak, bedel ödemeye değecek kadar güzeldi.

İşte bu kayalarla çevrili şehre ne şanslıydık ki “abi” sıkça gelirdi.

Zira İstanbul’un ak saçlı asil delikanlısının bu şehirde bir evi vardı.

Ve Afyon güzergah olarak diğer Anadolu şehirlerinin kavşak noktasındaydı.

Anadolu’ya yayılmış hani şu “bizim ömrümüz oralarda geçti” dediğim “yatılı kurslar” var ya, onların bütün idarecilerinin gelip gitmesinin kolay olduğu, Abiyle neredeyse bir kaç ayda bir toplantı yaptıkları yerdi burası.

Dolayısıyla biz de çocukluk dönemlerimizde “Abi’ye” yakın olma imkanı bulduk.

Şimdi anlatacağım küçük hatıramı Abi’nin karakterine bir örnek olsun diye aktaracağım.

İlk okulu bitireceğim senenin bahar ayları.

Abi Afyon’a geldi. Beraberinde o zamanki İstanbul’un ileri gelenleri.

Evimizdeki öğle yemeği ikramından sonra “kursa” hep beraber geçecekler. Müsait bir anını kollayıp “efendim bir şey konuşmak istiyordum sizinle” dedim.

-Buyur “mareşal”, neymiş bakalım benimle konuşmak istediğin” diye gülümsedi.

-Bir isteğim var sizden deyince daha çok gülümsedi.

-Tamam, yapabileceğim bir şey iste o zaman.

-Siz Abisiniz, her şeyi yapabilirsin.(!)

Yanındakiler de gülmeye başladı.

-Benim okulum bu sene bitiyor. Ben orta okulu ve sonrasını artık İstanbul’da okumak istiyorum, dedim.

“Yatılıyı” kasdediyorum yani.

-E tamam bu kolay.

-Ama ben Sefaköy’deki kursta okumak istiyorum.

Tamam bu da kolay, deyince o günkü İstanbul’daki teşkilattan sorumlu olan kişi hemen araya girdi.

-Efendim Sefaköy ortaokul kursu değil, liseli taleber kalıyor orada.

-Hayır dedim ben. Ben Sefaköy’ü istiyorum.

Abi hiç sıkılmadan benimle konuşmaya devam etti.

-Sen niçin Sefaköy’ü istiyorsun? Bak orada sana göre arkadaşlar yok.

Öyle deyince ben daha önce hazırladığım afacanca cevabımı verdim hemen.

-İki nedenle Sefaköyü istiyorum.
Hem abim O kursta kalıyor, canım sıkılmaz o varken.

Hem de ben uçakları çok seviyorum. Sefaköy Kursu’nun üst katından uçakların iniş ve kalkışlarını izleyecem.

Abi bir anda ciddileşti.

-Tamam dedi. Şimdi anladım. İşte bu kabul edilebilir bir sebep.

Nasıl sevindiğimi anlatamam o an.

Devam etti.

-Gel seninle bir anlaşma yapalım. Beni mi çok seviyorsun uçakları mı?

-Tabiki sizi dedim. (Başka bişey söyleme şansım yok tabi o şartlarda)

-Güzel… Bak Sefaköy’ün yakınında, havalimanına da bitişik Beşyol kursu var. Ben oraya daha sık geliyorum.

Orada uçakları çok daha yakından görürsün. Bir de benimle daha fazla konuşma imkanın olur.

Tabiki bu harika teklife hayır diyemezdim.

Yazımın birinci bölümünde de size anlattığım benim o “yatılılık” hayatım böylece “Bilge Adam’ın” tasdik ve takdiriyle başlamış oldu.

Abi böyle birisiydi kıymetli dostlar.

Bir çocuğu bile kendisine muhatap alırdı.

Minik yüreklerde iz bırakır ve o yüreklerle yıllar ötesine anlamlı mesajlar iletirdi.

Tıpkı şimdi olduğu gibi.

3.Bölümün sonu.

Not: Haftaya nasipse son bölümü yayınlayacağım.

Abi” özelinde İslam Dünyası’na genel bir bakış ve güncele dair bazı değerlendirmelerde bulunacağım.

Bize neler öğretmeye çalıştı onları anlatacağım.

Böylece “Abi” yani Kemal Kacar Tunalı bahsini burada sonlandırmıyacak bilakis bir daha hiç unutulmamak üzere “yeniden başlatmış” olacağız.

Yorum Yaz