yukarı git

Kemal Kacar Tunalı – Abi 2. Bölüm

Doğru, uğrunda bir ömür vermeye değecek kadar değerlidir.”

Şehzadebaşı’ndan Fatih’e yürüyerek gittiler.

Baba ve oğul.

Halil bey titiz bir karaktere sahipti. Birazcık oğluna da geçmişti bu özelliği. Yolda bir çok soru sordu Şeyh Süleyman’la ilgili.

O da dilinin döndüğü, aklının elverdiğince anlattı.

-Benim Hocam Silistrelidir baba. Tuna Hanlığı’nın Torunlarından, Seyyid İdris Bey’in soyundan. Evladı Rasüldür. Alimdir. Ariftir. Naziktir. Nazenindir.

Oğul anlattı, baba dinledi.

Fatih Camii’nin yüksek duvarlarının gölgesinden geçtiler. Ara sokaklara dalıp kayboldular.

Derken kendilerine verilen adresin önünde durdular.

Ahşap bir ev. Küçük mü küçük. Mütevazi mi mütevazi.

Birazcık şaşkın ve heyecanlı kapıyı çaldılar.

Karşılarında Süleyman Hilmi Tunahan.

“Buyurun” dedi koca alim. İçeri aldı baba ve oğlunu.

İadeyi ziyaret sünnettir dediler ve bu büyük alimin evinde olmanın heyecanıyla ne yediklerini farkettiler ne içtiklerini.

Evden ayrılırken yüreklerinde latif bir tat vardı ama akıllarında kalan sadece o büyük zatın küçücük eviydi.

Küçücük bir ev. Yaşlı ve eski.

İçinde bir alim, nur yüzlü bir anne ve iki küçük kızı.

Belli ki çok çile çekmişlerdi. Belli ki oldukça bedel ödemişlerdi şu sahte dünyanın akıl almaz cilveleri yüzünden.

Osmanlı’da doğmuş, büyümüş, okumuş ve müderris olmuş bir Allah dostunun Cumhuriyet’te kadrinin bilinmesi, çilesiz bir hayat geçirmesi mümkün olur muydu hiç!

“Kemal Kacar bu ilk yıllarını anlatırken Şeyh Süleyman’ın giyim ve kuşamı da dahil mütevazi hayatına vurgu yapardı.”

Dönüş yolunda ikisinin de ağzını bıçak açmadı. Bir düşüncedir aldı başlarını.

Birkaç yüz metre uzaklaşmamışlardı ki Halil bey oğluna:

-Kemal, senin de aklından benim aklımdan geçen mi geçiyor yavrum? Diye sordu.

-Evet, hiç şüphen olmasın baba.

Dedi ve durdular.

Daha fazla gitmedi ayakları.

Tereddüt etmeden hemen geri dönüp Şeyh Süleyman’ın kapısının önüne geldiler.

Gözleri dolu dolu olmuştu her ikisininde.

Derin bir nefes alıp Halil bey az önce çıktıkları kapıyı çaldı.

Şeyh Süleyman kapıyı açtığında şaşırdı.

-Hayırdır, bir şey mi unuttunuz?

Halil bey ağlamaklı:

-Hayır efendim. Ancak biz bu şekilde evimize gidemeyiz.

-Neden, hayrolsun?

-Sizi böylece bırakıp…

Yutkundu.

-Siz bu evdeyken biz o konakta artık rahat oturamayız.

Şeyh Süleyman durumu anlamıştı. O kadar mahcup oldu ki tarif edilemez.

“Olur mu efendim öyle şey. Lütfen. Rica ediyorum. O nasıl söz! Biz evimizden memnunuz. Bir şikayetimiz yok şükür. Lütfen, lütfen rica ediyorum!”

Dediyse de Halil bey kararlıydı.

Kapının önünde kimselere aldırmadan diz çöktü ve ağlayarak “nolur efendim, biz sizin bu evde oturmanızı istemiyoruz! Gelin ve bizim konağımızı siz alın, biz de sizin bu evinize taşınalım.”

Şeyh Süleyman Efendi düşündü, düşündü.

Kemal’in yüzüne baktı.

Kemal gözleriyle yalvarıyordu Üstazına; gelin ve “tarihin talihi değişsin” dercesine.

Uzun bir konuşma ve uzunca düşünceden sonra Şeyh gözleri dolmuş, bu yürekten gelen cömertlik ve hasbi kadirşinaslık karşısında fazla itiraz edememişti.

“O zaman bir şartım var; hiç bir yere gitmiyorsunuz, siz de o evde oturacaksınız. Biz aşağı katta, siz üst katta. Ancak bu şartla gelebiliriz.”

Sevinçten konuşamadılar bile.

-Peki dedi Şeyh Süleyman bu mutlu baba ve oğluna, o halde ne zaman taşınıyoruz ?

Halil bey cevapladı:

-Şimdi.

Kacar ailesi Şeyh Süleyman’ı bir emanet olarak görmüştü.

Taa uzaklardan, Oş ve Fergana’nın hânı, dağların kraliçesi Kurmancan Datka’nın şeyhi Buharalı Şeyh Selahaddin’in kendilerine bıraktığı elmaslardan daha değerli paha biçilmez bir emanet…

Ve ölünceye kadar da bu emanete gözleri gibi baktılar.

******

Şehzadebaşı’ndaki konağın kapısı iki kanatlıydı. İçeriye girince hemen sağdan üst kata çıkan ahşap merdiven ve birinci kata girilen iç kapı karşılardı sizi.

İstanbul’a taşındıklarında almışlardı şehrin kalbindeki bu vakur konağı.

Büyük ama mütevazi ev Şehzadebaşı Camii’ne bakardı. Orta büyüklükte bir bahçe, komşularla mahremiyeti sağlayacak yükseklikte duvarlarla ihata edilmişti. Yaz akşamları şehrin ileri gelenleri tıpkı İstanbul’un diğer konaklarında olduğu gibi bu konakta da toplanır sohbetler yapılır, şiirler okunur, bolca özlü sözler söylenir, geçmiş zamanların kahramanlık hikayeleri terennüm edilirdi.

Hatta zaman zaman devrin meşhur alimlerinden ve şairlerinden bu evde misafir olanlarda oldu.

Şehirlerin dili olduğu gibi evlerin, hanların da dili vardır okuyabilen için.

Kim bilir Halil beylerin Şehzadebaşı, Aksaray ve Fatih üçkenindeki bu evleri bugün ayakta olsa da anlatsa bize neler yaşandığını bir bir. Kimlerin gelip kimlerin gittiğini…

Ramazan’da şerbetli gecelerin yaşandığı, Camilerde okuma imkanı bulamayan Sadettin Kaynak gibi hafızların ilahilerle yeri göğü çınlattığı, tüm istibdat baskılarına rağmen Hasan Akkuşların Nuru Osmaniye’de korka korka ısrarla hafızlar yetiştirdiği ve “bu hafızlar Cumhuriyet düşmanı olmayacak haa!” diye azarlandığı, Ömer Nasuhi Bilmenlerin “derdi Hakk” olan herkesi el altından desteklediği, Elmalı Hamdi Yazırların ölene dek ev hapsine mahkum edildiği, Mehmet Akiflerin işsiz bırakılıp sefalete düşmekten Mısır’a kaçarak kurtulduğu ve yenice vatanına dönüp bir otel odasında tek başına aç bî ilaç ruhunu teslim ettiği dönemler…

Ve tabiki tahmin ettiğiniz gibi Şeyh Süleyman’da ateşin dağları sardığı bu dönemde olabilecek tüm baskılarla doğrudan yüz yüze kaldı.

Beri yandan 1930 ların “İstanbul’u” hâlâ gerçek İstanbul’dur.

Konaklar ve yalılar nisbeten fakirleşmiş olsa da her an bir cumbanın altından nihavent bir name ilişirdi kulağınıza.

Atsız arabalar atlı arabalardan daha çok değildi. Henüz asvalt yollarla tanışmamıştı Türkiye; çamurlu yolların Anadolu’su, taşlı yolların İstanbul’u…

Ama ezanlar “türkçe” okunmaktaydı.

“On yılda on beş milyon genç” yaratma iddasındakilerin hedefleri büyük, niyetleri kötüydü.

Buna rağmen memleketin kenar köşelerinde bu dinin yok olmaması için çırpınan, hatta canları pahasına riskler alan hocalar, alimler Ümmeti Muhammed’in evlatlarının imansız ve ahlaksız kalmaması için çalışmaktaydılar. Özellikle doğu illerindeki medreseler kapanmamıştı. Konya, Kütahya, Bursa gibi kadim Osmanlı ve Selçuklu şehirlerinde emektar dersiamlar mehmâ imkan bir şeyler yapma gayretindeydiler.

(Yıllar sonra Anadolu’daki bu gözüpek imanlı alimlerle Şeyh Süleyman’ın irtibat kurduğunu, onları mektuplarıyla ve maddi desteğiyle teşvik edip cesaretlendirdiğini öğreneceğiz Kemal Kacar’dan.)

Gerçi İstiklal Mahkemeleri’nin keskin kılıcı her an enselerindeydi. İskilipli Atıf Hoca’nın hüznü hatıralardan çıkmış değildi amma iman başka meseleydi. Gerekirse canda verilirdi, başta…

Zaman içinde İstanbul Uleması’nda bir şaşkınlık, bir ne yapacağını bilememe durumu hakim oldu. Sonunda bir çoğu şartlara ayak uydurdu. Kaybolup gittiler.

İşte Genç Kemal’in gençliği böyle bir vasatta geçti. İnandığı değerleri temsil ettiğine inandığı İmparatorluk yıkılmış, asırlardır insanı insanlıktan çıkarır dediği sefil ideolojiler galip gelmiştir.

Harfler değişmiş, kitaplar başkalaşmış, fikirler alt üst olmuştur.

İçten içe bütün bu olup bitenlere rağmen O, müslüman kalabilmenin çarelerini arar.

Ne büyük talihtir ki Kemal her iki dünyanın, her iki zıt kutbun arasında bir dengeyi bulmaya çalışırken yaşamının seyrini ebediyyen değiştirecek olan zata rast gelir.

Tam da böyle bir haleti ruhiyenin sevkiyle o gün on dokuz yaşında gittiği Beyoğlu Ağa Camii’nde aradığını bulur genç adam; korkmayan, yılmayan, bezmeyen, umut eden, hayal kuran, hedefler tayin eden, dinine, Rabbine tutkuyla bağlı, tanıdığı hiç bir hocaya benzemeyen bir İstanbul beyefendisiyle, bir imparatorluk entelektüeliyle karşılaşmıştır.

Elbette ki babasıyla beraber tereddüt etmeden evlerini açarlar Şeyh Süleyman’a.

Ve genç Kemal’in o günden sonra en büyük hayali hocasından öğrendiklerini yüzbinlere öğretmek ve sebebi irşadı gördüğü şeyhi Silistreli Süleyman Hilmi’nin ismini tüm dünyaya duyurmak olur.

********

Kemal, Orta okul ve lisede Fransızca’sını ilerletmiştir. Mecmuaları Fransızca’dan takip eder. Bir rum muhasebecileri vardır. Onunla devamlı Fransızca konuşurlar.

O günün dünyasının geçer akçesi Fransızca’yı iyi biliyor olmasının tüm yaşamı boyunca faydasını görecektir.

Batı Edebiyatını orijinallerinden okur. Dünyada olup bitenleri batının diliyle, batının gözüyle gözden geçirir, doğunun süzgeciyle biçimlendirir.

Hatta yıllar sonra Avrupa Senatosu’nda fasih Fransızca’sı ile Türkiye adına yaptığı sunumu tarihteki örnek sunumlar arasında yerini alacaktır.

Beyazıt’ta sahaflarda tanıştığı bir kitapçıdan da fars dili ve edebiyatı dersleri görür.

Arapça’nın engin ve zengin dünyasına da elbetteki Şeyhi Süleyman Efendiyle girer.

Birlikte Şehzade başındaki o konağı bir ilim irfan yuvasına çevirirler. 1936 dan 1951’e kadar tam 15 sene Şeyh Süleyman ve Kemal Kacar bu evde Osmanlı’dan yadigar, Şeyh Süleyma’nın tabiriyle “enbiya mirası” ilimleri talim ve taallüm eder, orayı bir sohbet ve hikmet halkasına çevirirler.

Koca bir on beş yıl ve sonrası sekiz yıl, nefsin tezkiyesi, ruhun terbiye ve tasfiyesi için yüz yüze, diz dize, kalp kalbe bir irfan mücadelesiyle geçer.

Gayeleri tamamen kaybolmakla karşı karşıya olan ilimleri hayatta tutmaktır. Bu sayede belki bir umut tıpkı şanlı devirlerde olduğu gibi “Osmanlı Ruhu’nu” yeniden diriltmektir rüyaları.

Yıllar önce Şeyh Süleyman İstanbul Müderrisleri’ne o meşhur konuşmasını yaptığında:

“Efendiler! Gelin enbiya mirası olan şu ilimleri hiç olmazsa kendi evlatlarımıza öğretelim. Biz şu halimizle bile bu ümmete en az elli yıl yeteriz” diye adeta yalvarır ama ne hazindir ki neredeyse hiç kimse kulak vermez.

O gün Şeyh Süleyman İstanbul Uleması’nın bu halinden çok müteessir olur. Boynunu büker ve tek başına çıkacağı bu meşakkatli yolda Rabbin’den yüzlerce, binlerce evlat ister.

Belli ki bu dualar duanın makamınca cevap bulmuştur.

Kemal ve Şeyh Süleyman’ın artık aynı binayı paylaşıyor olması bir çok şeyi kolaylaştırır ve hızlandırır.

Şeyh Süleyman’ın gençte olsa bir yardımcısı vardır artık. Hem ders okurlar, hem vaazlara birlikte giderler hem de Anadolu’dan İstanbul’a okumaya gelmiş çocukların tedrisatına gizliden gizliye hız verirler.

1937 yılı bereketli geçer.

Zira bugün herbirini hürmet ve muhabbetle andığımız Süleymanlı büyüklerinin ilkleri Kemal Kacar’ında içinde bulunduğu ders halkasına birer ikişer dahil olurlar.

Biletçi Mehmet Efendi’yi saymazsak ki o Şeyh Süleyman’ın Kemal Kacar’dan önceki talebesidir, Refik Akçalıoğlu, Ali Erol ve Çırpanlı Hocalar gibi gerçekten bu işin en başından itibaren çilesine ortak olmuş dava erleri ilkler listesinin başında yer alır. Ve bu mümtaz zincirde Kalaycı Hocalar, Ahbap Hocalar, Lütfi Davran Hocalar izinden yürünenler olma ayrıcalığını kazanacaklardır.

Halka yavaş yavaş hatta oldukça hızlı genişlemektedir.

Henüz ikinci devre ders talebeleri mezun olmamışken artık genç Kemal ilmin lezzetli tepelerinde, tasavvufun engin denizlerinde yol almaya başlamıştır.

Üstazı Şeyh Süleyman’ın icazetiyle hem İstanbul’un farklı semtlerinde nahiv, sarf ve fıkıh okutur hem de Şeyh Süleyman’ın ders halkasında müzakere hocalığı yapar.

Yeri geldikçe de Şeyh Süleyman diğer talebelerine “evlatlarım, sizler benim gözümden çok sevdiğim evlatlarımsınız, Kemal de sizin Bey Abinizdir” der.

O dönemin talebeleri bir başkadır.

Hiç birinin kaybedecek zamanı yoktur.

Bir an önce memleketlerine dönüp üstazlarından emanet aldıkları ilimleri doğup büyüdükleri topraklara ilim ve irfan tohumları olarak ekmenin rüyasındadırlar. O rüyalar ki vakti geldiğinde hakikate dönüşecek, memleketin dört bir yanında Ku’ran sesleri yeniden ezan seslerine eşlik edecektir.

Kemal Kacar Silistreli Şeyh Süleyman’ın hem talebesi hem de bir nevi veziri olmuştu. Gün be gün ne kadar da büyük bir Üstaz’a tilmiz olduğunu daha fazla anlayacak ve Rabbine ihsan ettiği bu nimetten dolayı şükredecekti.

Çünkü Şeyhi alim ve arif bir kişi olduğu kadar sevk ve idare meselesinde de bir dehaydı.

Beş kişilik bir ilim talebesiyle yüzlerce kişinin yapamadığı etkiyi, binlerce kişinin elde edemediği sonuçları alıyordu.

En başta ders okutmaktaki maharetine hatta kerametine bizzat kendi gözleriyle şahit oldu. Böyle bir şey olamazdı; yeri geliyor günde 13-14 saat aylarca ders okunuyor, yeri geliyor beş on gün gibi kısa bir sürede ancak yıllar içinde okunabilecek ilimleri bazı evlatları tahsil edip geri dönüyorlardı.

Ve bütün bunları Türk Tarihi’nin gördüğü en inançsız, en gaddar, an acımasız idaresine rağmen, onlardan gelecek zararları bin bir gayretle savuşturup, rikkat ve dikkatin zirvelerinde dahiyane siyasetler icra ederek yürütüyorlardı.

Kemal o yıllarda Şeyhi Silistreli Süleyman Hilmi’den Siyaseti Muhammedi’yi de öğrendi.

Büyük düşünmeyi, Ümmetin birlik ve beraberliğini her şeyin üstünde tutmayı öğrendi.

Kendilerine ne kadar eziyet ederlerse etsinler hiç kimseye düşmanlık yapmamayı öğrendi.

Bozmayı, bozgunculuğu değil, yapmayı, birleştirmeyi öğrendi.

Şeyh Süleyman kendi yetiştirdiği evlatlarını çok severdi. Ama bu, onu ve sevenlerini Ümmeti Muhammed’ten ayrı bir zümreye dönüştürmedi hiç.

En büyük vasiyeti “İslam’ın ipine sımsıkı sarılmak ve Ehli sünnet dairesindeki herkesi öz kardeşten öte bilmekti.”

Keza Şeyh Süleyman’ın tevkif ve tabutluk işkencelerinden birisi de o günkü Mazlum Cezayir Halkı için yaptığı cesur ve içten konuşması ve duaları sebebiyle olmuştur.

Acılar çekti, işkenceler gördü fakat o düşmanlarına ne beddua etti ne de bir karşı harekete geçti.

Akıl alacak gibi değil!

Evet Kemal, hocasındaki bütün bu olağan üstü gayrete ve yüksek düşünceye hayran oldu hep.

Ömrü boyunca Kemal’i hocasının Allah’ın dinini yaşama ve yaşatmadaki bu eşsiz gayreti etkiledi.

Zamanında babasından aldığı iş disiplininin yanında şimdi hocasından aldığı gayreti diniyyeyi ve azimle, cehdle sınırları zorlamayı, adeta kasları yırtılıncaya kadar omuzladıkları İslam’ı yayma ve ihya etme davasını öğreniyordu.

Bu ona bundan sonraki ömründe hep lazım olacaktı. Zira zorlu uzun bir yolculuk, çetin ve virajlı bir yol onu bekliyordu.

************

“Martı jonathan Livingston’ı” okuyanlarınız vardır.

Alışılmışa değil alışılmamış sıradışı olana talip olan martının öyküsü…

Bu öyküyü zaman zaman okurum. Okunmasını da tavsiye ederim. Her ne kadar bizim kültürümüzden biri tarafından yazılmasa da bu kitabı okuduğumda Kemal abi gelir aklıma.

Tıpkı diğer martılar gibi günlük işlerle uğraşmak istemeyen ve yaşamın ötesinde yaşamlar arayan o martı misali Kemal abi de Dünya’ya değil Ahiret’e, geçici olana değil ebedi olana talip olmuştu.

Bunu onu övmek için söylemiyorum kesinlikle.

Bu bir vâkâ.

Kemal Abi’yi bilen tanıyan herkesin tasdik edeceği bir realite.

Düşünün küfrün en hararetli olduğu bir dönemde elindeki imkanlar sebebiyle günahlarla arasında sadece bir adımlık mesafe olan genç bir delikanlı tüm bunları elinin tersiyle itiyor ve kendi hür iradesiyle bir Üstaz’a bende oluyor.

Hoca olmaya dünyevi anlamda ihtiyacı olmadığı halde, insanların rağbet ettiği nam ve şöhrete muhtaç olmadığı halde…

Ancak yüzbinlerde bir kişiye nasip olacak yüksek bir seciye gerektirir.

İrade ve kararlılık gerektirir.

Almaya değil vermeye namzet olma duygusu gerektirir.

İşte Avukat Osman bey’in bundan 83 sene evvel elinden tutup Tuna Boylu Silistreli Şeyh Süleyman’la tanıştırdığı o çocuk böyle bir şeye talip olmuştu.

Rahatından vaz geçecekti.

Servetinden vaz geçecekti.

İtibarından vaz geçecekti.

Dünyevi lezzetlerden vaz geçecekti.

Vaz geçti.

Ömrü boyunca bir daha hiç rahat yüzü göremeyeceği bir davanın altına ruhu ve bedeniyle girdi.

Daha ilk günden anlamıştı bunu. Ve hocasından öğrendiği her bir kelimeye değerdi bu.

Belki de Kemal Abi’yi tüm artılarının yanında değerli kılan en büyük özelliği de bu olsa gerek; kırk sekiz yaşındaki mütevazi bir üstazın yoluna bedeli ne olursa olsun vurulmak.

“Doğru, uğrunda bir ömür vermeye değecek kadar değerlidir!”

*********

Yıl 1987

Yurtdışına çıkmak için geldiği Yeşilköy Hava Limanı’nın yanındaki kursun en üst katındaki istirahat ettiği odaya çağırdı.

Henüz 13-14 yaşlarında olan bendeniz ve benim gibi ömrü gurbette geçen abim ve kardeşim gibilerle zaman zaman sohbet etmeği severdi.

Yalnız bize mahsus bir ayrıcalık değildi bu. Ailecek görüştüğü dava arkadaşlarının ekseriyetle “istikbal vadeden” çocuklarıyla samimi ilişkiler kurardı.

Hatta yaramazlıklarımızdan şikayetçi olan babalarımıza “Hiç şikayetçi olmayın. Bizler yarın bu dünyayı terkederken Davamız’ı bu çocuklara emanet edeceğiz” derdi.

Neyse, Odaya girdim.

Buyur bakalım mareşal! Dedi.

Mareşal benim Abi literatüründeki diğer adım. Bir diğeri de “üç numara” yani babamın üçüncü çocuğu olmamdan dolayı.

Mareşalin çok özel bir anlamı yok.

Sadece “öz abimle” çocukluğumuzdaki sünnet kostümümümüz mareşal kostümüydü. Bunu gören Abi dârı bekaya irtihal edene dek hiç unutmadı bu hatırayı ve bendenizi ne zaman görse ya “üç numara” ya da “mareşal adaşım” diye hitap ederdi.

Özlenesi günler.

İstirahat edeceği lambrili odada sehpanın üzerinde bir cam sürahi ve bardak bir de üzeri örtülmüş meyve tabağı vardı.

Yanına oturttu.

Her seferinde olduğu gibi derslerimi sordu.

Abi ile zaman zaman yakaladığımız bu fırsatları çocukluğumdan beri ganimet bilirdim.

Öyle ya O “Abi” idi. Ne sorarsam en doğrusunu bilirdi ve ben de bu fırsatları kaçırmamalıydım.(!)

Neler sormadım ki o Bilge Adam’a. O gün eminim babam bu cesaretimi öğrenseydi beni hiç affetmezdi !

Tabaktaki elmayı dörde böldü ve soyup bana da ikram etti.

Bir ara durup “efendim, Osman amcaya noldu?” Dedim.

Babamdan hikayenizi dinlemiştim. Ama sonrasında Osman amcayla ilgili ne olduğunu bilmiyorum.

Derin bir düşünceye dalışını, gözlerinde oluşan hüznü dün gibi hatırlıyorum.

“Şehit oldu” dedi.

Ne zaman?

Harp çıktığında.

Hangi harp?

İkinci cihan harbi.

İkinci cihan harbine mi katıldı?

Hayır, o seneler Almanya’ya gitmesi gerekiyordu. Gitti ve gelmedi. Duydukki bir hastanede öldürülmüş.

Sustu sustu…

Bir şey diyemedim.

Keşke şimdi Abi yaşasaydı da “on dokuzluk o genç Kemal’in koca bir nesle Abi” olmasına vesile olan gizli kahramanla ilgili daha çok soru sorabilseydim.

1939 ve 1944 yılları Abi için ve tabi ki üstazı Şeyh Süleyman için zor geçmişti. Bu tarihler arasında iki defa tabutluk işkencesine tabi tutuldu Şeyh Süleyman.

Anadolunun neredeyse her köşesine yayılmaya başlamış olan bu asil davanın önünü kesmek isteyenler amansızca yükleniyorlardı.

Müslüman Türk’ün yurdunu sırtlanlar işgal etmiş, arslanlara anayurdunda mahzun olmak düşmüştü.

2.Bölümün sonu.

Yorum Yaz