yukarı git

Mehdilerin Savaşı

Beş altı sene evvel aslen Afrikalı ama benim yavru vatanım Mauritius’ta yaşayan bir kardeşim geldi Türkiye’ye.

Sufî bir hafız.

Zaman zaman kıymet verdiğim dostlarımı davet ederim can vatanımıza; gelsinler, bizim kadim medeniyetimizin izlerini görsünler, karşılıklı olarak bir bilgi ve tecrübe değişimi yapalım da Dünya’ya birinci elden ilim ve irfan sevkiyatı daha kolay olsun diye.

O da bu kıymetlilerden birisiydi.

Memleketimizin en güzel muhitlerini gezdik.

En güzel derelerden geçtik, en güzel çaylardan içtik.

Mevzulardan mevzulara daldık.

Seyahatimizin bitmesine doğru bir ara bana çok özel ve önemli bir bilgi vermek istediğini söyledi.

Tabiki dedim, dikkat kesildim söyleyeceklerine.

-Ahmet biraz sonra söyleyeceğim hakikatı biz sadece çok sevdiklerimizle paylaşıyoruz. Bu seyahattimde sana güvenebileceğimi anladım. Biliyor musun benim şeyhim “Sahibi Ahir Zaman, O’nun şeyhi de Mehdiyi Ali Rasül!”

Hımm dedim güldüm.

Tabiki daha evvel de bir çok kişiden duyduğum için bu iddiaya ve ifadelere hiç şaşırmamıştım.

Ama o benim verdiğim tepkiye çok şaşırdı ve üzüldü.

Tebessüm ettim. Elimi omzuna koydum.

-Kardeşim dedim.

Söyleyeceklerime kızma. Kalbinle dinle.

Sen alim ve akıllı bir adamsın.

Senden arif olmanı da bekliyorum. Çünkü alime irfan yakışır.

Bir daha ne bana ne de başka kimseye şeyhinin ve onun şeyhinin kim olduğunu sakın söyleme. Böyle iddialarda bulunma. Aklından bile geçirme. Kalbinde böyle düşünceler varsa derhal sök at, kurtul onlardan.

Bu sana hiç yakışmadı.

Bak bizim Türkiye’de bile o kadar çok gavs, mürşidi kamil hatta mehdi var ki şaşarsın. Ve inan bana bir çoğu senin şeyhinden daha havalı, daha çok müride sahip.

Biz de o kadar çok “Mehdiyi Ali Rasül” var ki sizin mehdileriniz onlara çırak bile olamaz.

Hadi bakalım, kaptırma kendini böyle şeylere. Madden de manen de sakıncalı fikirler bunlar.

Ne sen söyledin, ne ben duydum…

Anlaştık mı? Dedim.

Düşündü, düşündü. Sonunda teşekkür etti ve kardeşçe sarıldı bana.

Umarım bu hastalıktan kurtulmuştur.

*********

15 Temmuz tüm vatanseverler gibi benim de aklımdan hiç çıkmayacak karelerle dolu.

Gerçek bir ölüm kalım gecesiydi.

Cesaret abidesi şehitlerimizi unutmak ne mümkün!

Tankların önünde siper olan civanmertleri unutmak ne mümkün!

Askerlere kafa tutan abla, tankın önüne yatan abi, bir kolunun koptuğunu farketmediği halde hala askere “dur ateş etme!” diye bağıran amca…

Ömrüm boyunca damarlarıma kadar işlemiş unutamayacağım, tarihin gördüğü en anlamlı ve en acı selalar…

Ve tabiki tüm bunların ana müsebbibi, sefil kalkışmayı yapan, yaptıran, azmettiren, içinde, başında, önünde ve ardında olan kahpe fetö ve sefil askerleri.

Yani müridleri.

Yani Feto’ya “Mehdi Aleyhisselam’ın Vekili” gözüyle bakan sefiller.

Yani Feto’ya “Mehdiyi ali Rasül’den” sonra gelecek olan müjdelenmiş “Mesih” gözüyle bakan ahmaklar.

Mesih yani İsa aleyhisselam.

Hatırladıkça irkiliyorum.

Ne hazin geceydi ama.

Ve ne mutlu bir sabahtı gecenin ertesi!

Evet.

Kıymetli kardeşlerim.

Yarın 15 Temmuz; 15 Temmuz’un seneyi devriyesi.

Bu günün bizlere öğrettiği çok şey olmalı diye düşünüyorum ve ümit ediyorum.

Türkiye’de “Fetö” hadisesinin halkımız tarafından layıkıyla anlaşılmadığını düşünenlerdenim.

Maalesef “siyasetin gürültülü sokaklarında, menfaatler dünyasının çamurlu dehlizlerinde bir çok şey anlaşılamadı hatta yanlış anlaşıldı.

Tüm bu olup bitenler iki siyasi ortağın bir ihtilaf sonrası bir birlerine düşmesi olarak algılandı.

Yani “iktidardakilerin iktidar mücadelesi.”

Bendeniz meseleye hiç bu gözle bakmadım.

Mesele sonuçları itibariyle siyasi olsa bile temelleri itibariyle itikadîdir.

Yirmi birinci yüzyıl Türkiyesine hiç yakışmayacak şekilde dinin en sefil düzeyde istismar edilmesi meselesidir.

Bazen bu kabil yazılar yazdığımda “cemaatlere, tarikatlara” karşı olduğum anlaşılıyor, farkındayım.

Ama öyle değil.

Esasen “cemaat olmaya, bir tarikata mensup olmaya” karşı değilim.

Bir mümin dilediği islami oluşuma girebilir, dilediği adamı takip edebilir.

Bizim karşı olduğumuz “İslam’ın” ana prensiplerinden uzaklaşmış tarikatlar.

Bizim karşı olduğumuz faydadan çok zarar üreten oluşumlar.

Kadim tarikatlarda “şeyh” bir rehberdi, müridin her şeyine kefil olan, sıratı atlatıp Allah’a götüren aracılar değildi.

Kadim tarikatlarda mürid ilim talebesiydi, cemaatinin kölesi değil.

Bugün durum sizler de takdir edersiniz ki çok farklı.

Bir zamanlar rehber, hoca, üstaz, yol gösterici olan şeyhler idi, şimdilerde “gavs, sahibi ahir zaman, mürşidi kamil, mehdiyi âli rasül” oldu.

Bir zamanlar sâlik, şakird, tilmiz diye hitap edilen yüzde yüz mümin ve muvahhit müridler bugün “gassal elinde meyyite, bilâ kaydu şart itaat eden kullara” dönüştü.

Tarikat mensupları başlangıçta herbiri alim, ilim irfan sahibi ve kimseye muhtaç olmayan meslek sahibi, vizyoner alperenler iken bugün islamı imha eden cahiller topluluğuna evrildi.

Üzüldüğümüz, kızdığımız budur. Bu sonu belli olmayan gidişattır.

Yeniden şu mehdilik meselesine gelecek olursak.

Aliya İzzetbegoviç şöyle söyler:

“Mehdi bizim tembelliğimizin adıdır.”

Ne muhteşem bir özet.

İyi anlaşılmalı, Bilge Kral burada “Mehdi Aleyhisselam’ın” gelip gelmeyeceğini değil bizim “mehdi” kavramına yüklediğimiz anlamı ve buna karşı takındığımız yanlış tutumu tenkit ediyor.

Bakınız, yazımın başındaki kısa hatıramdaki gibi bugün her ne sebepledir tam bilemiyorum, Dünya’daki tarikatların neredeyse tamamı ve kendilerini “ehli sünnet” olarak tanımlayan cemaatlerin kahir ekseriyeti ya kendilerinden bir “mehdi beklentisi içindeler ya da “mehdi” onların cemaatinden çıktı, deccali çoktan yendi, İslam’ı yeryüzüne yaydı.

Çok isterdim bu ifadelerimde abartı olsun ve yanlış bilgiler vereyim.

Maalesef durum anlattıklarımdan da vahim.

Arkadaşlar bu bir ümmetin düşebileceği en feci hallerden biridir.

Bu kendini kaybetmektir.

Müslümanca yaşamayı unutup müslümanca düşünmekten uzaklaşmaktır.

Fikren namusunu yitirmektir.

Ruhen alzaymır olmaktır.

Özellikle biz müslüman Türklerin/Türkiyelilerin inanç ve fikir hocaları olan Maturidi’nin fikr etme düsturlarından, Şah Nakşıbendi’nin İslam ahlakına tam bağlılık ve sadece Allah’a kul olma prensiplerinden kopmaktır.

Sahabe yolundan uzaklaşmaktır.

Feto da böyleydi işte. Yoldan çıkanlar güruhunun piriydi.

Peşinden gelen birinci derece takipçilerine kendisinin “mehdiden sonra gelecek olan “mesih ya da İsa Aleyhisselam” olduğuna inandırdı.

“İşte ben o müjdelenen zatım!” dedi.

Yetmedi kainatın imamıyım diye cemaat evlerinde dersler yaptırdı.

Yüzbinlerce genç dimağı bu şekilde zehirledi.

Çünkü o gençler zehirlenmeye çoktan hazırdılar.

Çünkü babalarından, dedelerinden İslam aleminin bu kötü gidişatına dur diyecek olan mehdi ve mesihin pek yakında zuhur edeceğini duyarak büyümüşlerdi.

Peki gelinen noktada sonuç ne oldu?

Milletçe şahidiz ki tarihin en utanılacak girişimi 15 Temmuz oldu.

Türk Türk’e silah çekti, müslüman(!) müslümanı gözünü kırpmadan kıydı…

Sadede gelecek olursak.

Tehlike hâlâ geçmiş değil.

Hem fetö fikren çökmüş yok olmuş değil hem de fetönün yerine boy gösterecek yüzlerce cemaat, binlerce mürid kendi mehdilerinin çıkıp kendilerince dünyaya hakim olmasını bekliyor.

Yani mehdiler mehdilerle boy ölçüşmeye, mehdiler başka mehdilerle çarpışmaya hazırlanıyor.

Hayır hayır hazırlanmıyor çoktan savaşmaya başladılar bile.

Bu savaşın figürleri kimler mi dersiniz?

Söyliyeyim.

“Tek hak yol bizimkisi” diyenler.

“Son hak mürşit bizim şeyhimiz” diyenler.

“İşte o fırkayı naciye biziz” diyenler.

“Sahibi tasarruf, sahibi ahir zaman, mehdiyi ali rasül, gavsı azam” gibi kavramları gizli ya da aşikar kullanmaktan çekinmeyenler.

Hasılı kendilerini seçilmiş topluluk, Ümmeti Muhammedi de avam görenler.

********

Evet, hasılı bugün Dünya’da siber savaşlar oluyor.

Algı savaşları oluyor.

Ekonomik savaşlar oluyor.

Şimdi de dostlar,

“Mehdiler Savaşı’na” hoşgeldiniz!

Bir daha 15 Temmuz’ların yaşanmaması ve ümmet olarak istisnasız Allah’ın hepimize akıl fikir vermesi duasıyla selamlar.

Kardeşiniz Ahmet Kemal Öncü

Yorum Yaz